Eğitim tarihimizde bazı dönemeçler vardır; o an fark edilmez, ama yıllar sonra etkisi bir alışkanlık gibi karşımıza çıkar. 1949’da imzalanan Fulbright Anlaşması da böyledir. O gün bir protokol olarak görülen şey, bugün zihniyet düzeyinde tartışılan bir mirasa dönüşmüştür.
Bu mirası anlamak için meseleyi sloganlardan ayırmak gerekir. Çünkü eğitimde hiçbir etki tek başına ne kurtarıcıdır ne de yıkıcı. Ama bazı etkiler vardır ki, zaman içinde yön tayin edici hâle gelir.
Fulbright’ın en çok tartışılan yönü, bir “yetki devri” değil, bir “öncelik kayması” yaratmış olmasıdır.
Türkiye, bu süreçte kendi eğitim sistemini yönetmeye devam etti. Bu açık. Ama eğitim politikalarının şekillenmesinde hangi soruların daha çok sorulduğu değişti. İşte asıl kırılma burada başlar.
Eskiden soru şuydu:
“Nasıl bir insan yetiştirmeliyiz?”
Zamanla şu soruya evrildi:
“Nasıl daha verimli, daha rekabetçi bireyler yetiştiririz?”
Bu iki soru arasındaki fark, küçük görünür ama bir toplumun ruhunu belirler.
Fulbright süreciyle birlikte Türkiye’de eğitim, daha ölçülebilir, daha teknik ve daha dış referanslı bir çerçeveye doğru kaydı. Öğretmen yetiştirmede yeni yaklaşımlar, ölçme-değerlendirme sistemlerinde standartlaşma, akademik kariyerde uluslararasılaşma… Bunların her biri kendi içinde kıymetli adımlar olabilir. Ancak şu risk hep vardır:
Eğitim, ölçülebileni büyütürken; anlamı ihmal edebilir.
Bu ihmal, kısa vadede fark edilmez. Ama uzun vadede kendini başka bir yerde gösterir: Bağımlılıkta.
Bugün “teknoloji bağımlılığı” dediğimiz meseleye sadece ekran süresi üzerinden bakmak, fotoğrafın küçük bir kısmını görmek olur. Asıl bağımlılık, teknolojiyi kullanma biçimimizde saklıdır.
Üreten mi olduk, tüketen mi?
Sorunun cevabı çoğu zaman rahatsız edicidir.
Eğitim sistemleri, bireyin dünyayla kurduğu ilişkiyi belirler. Eğer eğitim, dış modelleri referans alırken yerli üretim refleksini yeterince besleyemezse; birey, teknolojiyi bir araç olarak değil, bir ortam olarak yaşamaya başlar. Yani kullanmaz, içinde yaşar.
Bugün çocukların ekranla kurduğu ilişkiyi düşündüğümüzde şunu görürüz:
Bilgiye erişim var, ama bilgiyi dönüştürme zayıf.
İletişim var, ama derinlik yok.
Seçenek çok, ama yön duygusu eksik.
Bu tabloyu sadece teknolojiye bağlamak kolaycılık olur. Çünkü teknoloji, boşlukları doldurur. Asıl mesele, o boşluğun neden oluştuğudur.
Eğer eğitim, anlam üretme kapasitesini ikinci plana iterse; birey anlamı hazır paketlerde arar. İşte dijital dünya tam da bunu sunar: Hızlı, kolay, zahmetsiz anlam illüzyonları.
Fulbright sürecinin eleştirilen yönlerinden biri de burada anlam kazanır. Dışa açılma, beraberinde bir kıyas kültürü getirir. Kıyas ise çoğu zaman üretmekten çok yetişmeye çalışmayı doğurur. Yetişmeye çalışan zihin, zamanla taklit etmeye başlar. Taklit eden zihin ise bağımlılığa daha açıktır.
Bu doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi değildir. Ama bir zemin oluşturur.
Bugün geldiğimiz noktada mesele artık ne Fulbright’tır ne de bir başka ülkenin etkisi. Mesele, kendi eğitim dilimizi ne kadar kurabildiğimizdir.
Çünkü eğitimde bağımsızlık, dış etkiyi sıfırlamakla değil; o etkiyi dönüştürebilmekle mümkündür.
Teknoloji bağımlılığı dediğimiz şey de aslında bir sonuçtur.
Kendi sorusunu üretemeyen zihin, başkasının cevabına bağımlı olur.
Kendi içeriğini üretemeyen toplum, başkasının platformunda yaşar.
O hâlde yeniden sormak gerekir:
Biz çocuklara teknolojiyi nasıl kullanacaklarını mı öğretiyoruz,
yoksa neden kullanmaları gerektiğini mi?
Birincisi beceri kazandırır.
İkincisi yön verir.
Eğitim, yön vermeyi bıraktığında; teknoloji yön vermeye başlar.
Ve o noktada bağımlılık, bir tercih değil, bir sonuç olur.
Bir Anlaşmadan Bir Ekrana: Bağımlılığın İnce Yolculuğu
-
Mustafa KABA
AÇIK MEKTUP
-
Aydın MERTAYAK
OTO GARAJLARIMIZ DOLUYOR, BEŞİKLERİMİZ NEDEN BOŞALIYOR?
-
Metin TOPÇU
Çay ve ÇAY-KUR (4)
-
Gündoğdu YILDIRIM
AHLAK ÇÖKERSE
-
Nusret Kebapçı Majestelerinin Muhalefeti…
-
Adnan ONAY
Birileri sayesinde yükselip, akıl almaz paralar kazananlar, kazandıkları paraların ancak bekçileri olabilirler.
-
Hasan KARAAHMETOĞLU
Ç.RİZESPOR KÖRFEZ DEN TEK PUANLA DÖNÜYOR.."
-
Yusuf Polat
Yunus Akgün’ü yeterince övmüyoruz!
-
Ateş HATİNOĞLU
Dün şansız ve hak etmediğimiz bir yenilgi aldık. Ancak Trabzonspor’a ilk kez yenilmiyoruz. Muhammed Salah’ın oynadığı bir takıma yenilmek de gayet normal.
-
Ali KALENDER
OKU! Bir Medeniyetin İnşası, Bir Neslin İhyası
-

Deva Partili Karal “İyidere Limanı'nda Açılış Tarihi Neden Sürekli Öteleniyor?”
-

Özsoy’ dan Kivi Fiyatlarına Sert Tepki: “Geçen Yıl 80 Liraya Sattığımız Kiviye 40 Lira Veriyorlar”
-

Güneysulu Kemençe Ustası Ahmet Nar: “Bu Kültür Bizden Sonra da Yaşasın”
-

Türk Ocaklarından Baro Başkanına Hayırlı Olsun Ziyareti
-

Güneysu-Rize Toplu Taşıma Ücretlerine Zam: Yeni Tarife 9 Kasım’da Yürürlüğe Giriyor
-

Türkiye’nin Nüfüsu En Az İlçesinde Çalışmasıyla Devleti Heryerde Hissettiren Kaymakam
-

Serkan Kaba’dan Çipli Kimlik Tepkisi: “Bir Kimliğin Neden Son Kullanma Tarihi Olur?”
-

Dallıkavak Tüneli ve 9 Kilometrelik Yol Kesimi Hizmete Açıldı
-

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Kevser Ofluoğlu: “Bu Yasa Türk Milletinin Menfaatine Değildir”
-

Muradiye’de İki Cami Meydanı Kapatılıyor: Başkan Balcı’dan Albayrak’a Teşekkür














