"İnsan bazen zincirleriyle değil, onları fark etmeyişiyle esir olur."
Aydın Mertayak
Dünya malının, servetin ve makamın cazibesine kapılıp yanı başındaki yoksulu, mazlumu ve adalet arayanları görmezden gelen ey insan!
Bugün dünyanın birçok yerinde çocuklar savaşın gölgesinde büyüyor, masumlar zulmün yükünü taşıyor, nice insan yalnızca hakkını ve adaleti istediği için acı çekiyor. Gazze'den Doğu Türkistan'a, Myanmar'dan Afrika'nın unutulmuş köşelerine kadar yükselen mazlumların feryadı, aynı vicdana sesleniyor. Çünkü zulüm, yalnızca onu işleyenlerin eliyle değil; ona sessiz kalan vicdanların gölgesinde de büyür.
Haksızlığın coğrafyası değişebilir; mazlumun dili, dini, ırkı ve rengi farklı olabilir. Ama gözyaşının rengi değişmez. Vicdanın da milliyeti olmaz. Adalet, yalnızca kendimiz için değil, herkes için istendiğinde gerçek anlamını bulur.
Yaşar Kemal'in eserlerinde hissedilen Anadolu ruhunu hatırlatan eski bir halk hikâyesi anlatılır.
Derler ki bir kurt, koyun ya da keçi sürüsüne daldığında yalnızca bir can almaz. Ardında korku bırakır. Sürü dağılır, düzen bozulur, bereket kaçar. Kurdun dişinin açtığı yara belki zamanla kapanır; ama korkunun açtığı yara, bazen nesiller boyunca yaşamaya devam eder.
Bunun üzerine köylüler toplanır. Günlerce iz sürer, kurdu diri yakalarlar. Ona eziyet etmezler; başını okşar, karnını doyururlar. Sonra kopmayacak sağlam bir zincire bağladıkları iri bir çıngırağı boynuna takıp yeniden dağlara salarlar.
Kurt, özgürlüğüne kavuştuğunu sanır.
Oysa artık hiçbir avına sessizce yaklaşamaz. Boynundaki çıngırak, daha o görünmeden gelişini haber verir. Kuş uçar, ceylan kaçar, sürüler dağılır. Ne kadar güçlü olursa olsun, açlığına yenik düşmeye başlar. Gün gelir, tükenir. İşte o vakit anlar ki kendisine yapılan asıl kötülük, bedenindeki yara değil; boynunda taşıdığı ve farkına varamadığı çıngıraktır.
Belki bu hikâye tarih kitaplarında yer almaz. Belki de hiç yaşanmamıştır. Fakat bazen hakikat, bir halk hikâyesinin içinde saklıdır. Çünkü milletlerin hafızası, kimi zaman belgelerin anlatamadığını anlatır; vicdanın unutmaması gerekeni nesilden nesile taşır.
Bugün insanın boynuna takılan çıngırak demirden yapılmıyor. Kimi zaman makam oluyor, kimi zaman servet... Bazen alkış, bazen şöhret, bazen de menfaat... En ağır çıngırak ise zulüm karşısındaki sessizliktir. Çünkü sessizlik önce alışkanlığa, sonra duyarsızlığa, en sonunda da vicdanın susmasına dönüşür.
İnsan, yaptığı kötülük kadar yapmadığı iyilikten de sorumludur. Gücü yettiği hâlde mazlumun yanında durmayan, adaleti savunabilecekken susmayı seçen herkes, farkında olmadan boynundaki çıngırağı biraz daha büyütür. Gün gelir, o çıngırağın sesi yalnız çevresindekilere değil, kendi vicdanına da yabancılaşmasına sebep olur.
Tarih bize defalarca göstermiştir ki zulüm, yalnızca zalimlerin cesaretiyle büyümez; iyi insanların sessizliğiyle de güç kazanır. İşte bu yüzden asıl mesele, kötülüğü yapanlardan ibaret değildir. Asıl mesele, kötülüğü gördüğü hâlde susmayı tercih edenlerdir.
Öyleyse kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmedi mi?
Boynumuzdaki Çıngırağın Sesini Gerçekten Duyuyor muyuz?
Çünkü insanı gerçekten esir eden, boynundaki zincir değildir. Asıl esaret, taşıdığı yükün farkına varmadan yaşamaktır.
Belki de özgürlüğün ilk şartı, boynumuzdaki çıngırağın sesini duymaktır. O sesi duyduğumuz gün; hırsın yerine kanaati, menfaatin yerine merhameti, sessizliğin yerine adaleti koyabiliriz. İşte o zaman yalnız kendimizi değil, çevremizi de özgürleştirmeye başlarız.
Vicdan sustuğunda zulüm konuşur. Vicdan uyandığında ise en ağır zincirler bile çözülmeye başlar.






















