Tambura ile ney…
Biri telin titreyen sabrı, diğeri nefesin görünmeyen feryadı…
İkisi de aynı kapıya çıkar: Duyulmayanın, görülmeyenin, ama içi yakanın kapısına.
Tambura konuşmaz aslında; o, susarak anlatır.
Her teli, çekilmiş bir çilenin ince çizgisi gibidir. Parmak değdi mi, bir hayatın tortusu dökülür ses diye. İnsan zanneder ki müzik dinliyor; hâlbuki kendi içinin kırık aynasında dolaşıyordur. Tambura, kalbin dışarıdan görünen tarafıdır.
Ney ise bambaşka…
O, kesilmiş bir kamışın hikâyesidir. Koparılmış, oyulmuş, içi boşaltılmış…
İçi boşaltılmadan ses vermeyen bir hakikat!
İnsana en ağır gelen de budur zaten: Doluyken susmak, boşalınca konuşmak.
Ney üfleyen, aslında kendi içini üfler.
Nefes dediğin şey, sadece hava değildir; bir ömürdür, birikmiş bir ah’tır.
Ve o ah, neyin boğazında yankılanırken şunu söyler:
“Sen kendinden geçmeden, sana ses yok!”
Tambura ile ney bir araya geldi mi, işte o zaman ilahi aşk sahneye çıkar.
Biri beden, biri ruh gibi…
Biri dokunarak anlatır, diğeri dokunmadan yakar.
Tambura der ki:
“Benim telim kırıldı, ama hâlâ sesim var.”
Ney cevap verir:
“Benim içim boşaldı, işte şimdi varım.”
İlahi aşk dediğin, ne tamburanın sesiyle ne neyin nefesiyle başlar.
O, kırılmakla başlar…
Eksilmekle, yontulmakla, yanmakla…
İnsan, tambura gibi gerilmeden;
Ney gibi içi boşaltılmadan;
Aşkın o ince çizgisine yaklaşamaz.
Bugün herkes dolu…
Söz dolu, zihin dolu, kalp dolu…
Ama ses yok!
Çünkü kimse boş değil.
Kimse yanık değil.
Kimse koparılmış bir kamış gibi “hiç” olmayı göze almıyor.
Oysa hakikat basit:
Tambura sana sabrı öğretir,
Ney sana yokluğu…
Ve ikisinin birleştiği yerde şu sır fısıldanır:
“Var olmak istiyorsan, önce yok ol!”
Aydın Mertayak