OTO GARAJLARIMIZ DOLUYOR, BEŞİKLERİMİZ NEDEN BOŞALIYOR?

Aydın MERTAYAK

05-11-2026 23:00

Bir ülkenin geleceği, yalnızca sahip olduklarıyla değil, yarına ne kadar umutla baktığıyla da ölçülür.

Bir ülkenin geleceğini anlamak için bazen bütçe tablolarına, ekonomik göstergelere ya da büyüme rakamlarına bakmak yetmez. Bazen bir garaja, bazen bir çocuk parkına, bazen de sessizce bekleyen bir beşiğe bakmak gerekir.

Çünkü toplumların geleceği yalnızca ürettikleriyle değil, yaşama ve yarına dair kurdukları hayallerle de şekillenir.

Türkiye'de bugün üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir gerçek var: Garajlarımız doluyor, şehirlerimiz büyüyor, otomobillerimiz yenileniyor. Ancak beşiklerimiz giderek daha az doluyor.

Mayıs 2026 itibarıyla Türkiye'de trafiğe kayıtlı motorlu kara taşıtı sayısı 34 milyon 361 bin 85'e ulaşmış durumda. 2025 yılında dünyaya gelen canlı bebek sayısı ise 895 bin 374. Toplam doğurganlık hızı 1,42'ye gerilemiş. Nüfusun kendini yenileyebilmesi için kabul edilen yaklaşık 2,10 seviyesinin oldukça altındayız.

Bu rakamları yalnızca istatistik olarak okumak kolay. Oysa her rakamın arkasında bir hayat, bir tercih, bazen de gerçekleşememiş bir hayal var.

Elbette otomobille çocuğu karşılaştırmak, ekonomik açıdan doğru bir yaklaşım değildir. Otomobil sahibi olmakla çocuk sahibi olmak da birbirinin alternatifi değildir. Ancak bu karşılaştırma, üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir soruyu gündeme getiriyor: İnsanlar hayatlarını kolaylaştırmak için bu kadar çaba gösterirken, hayatlarına yeni bir insan katma konusunda neden giderek daha fazla tereddüt yaşıyor?

Bu soruya hemen ve tek bir nedenle cevap vermek mümkün değil.

Bir genci düşünelim. Üniversiteyi bitirmiş, bir işe girmiş, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Evlenmek istiyor. Belki çocuk sahibi olmayı da hayal ediyor. Ancak karşısında birbiri ardına sıralanan sorunlar var: Ev kirası, geçim derdi, iş güvencesi, çocuk bakımının maliyeti ve geleceğe ilişkin belirsizlikler...

Daha kendi hayatını güvenli bir zemine oturtamamışken bir çocuğun sorumluluğunu nasıl üstleneceğini düşünüyor.

Bir başka genç çocuk sahibi olmak istemiyor. Bir diğeri ise çok istiyor ama sağlık koşulları buna izin vermiyor. Çünkü her insanın hikâyesi, imkânları ve tercihleri farklı.

Öyleyse doğurganlık oranlarının düşmesini yalnızca insanların değişen değerlerine, bencilliğine ya da konfor arayışına bağlayabilir miyiz?

Elbette hayır.

Çünkü mesele, insanların çocuk sahibi olmak isteyip istememesinden çok daha geniştir. Aynı zamanda nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizle ve geleceğe ne kadar güven duyduğumuzla ilgilidir.

İnsan yarınından emin değilse bugünün hesabını yapar. Çocuğunun nasıl bir eğitim alacağını, hangi şartlarda büyüyeceğini, nasıl bir dünyada yaşayacağını düşünür. Bazen bir çocuğun hayalini kurar ama o hayalin sorumluluğunu taşıyabilecek imkânları bulamaz.

İşte tam da bu noktada devletin, toplumun ve aile kurumunun sorumluluğu başlıyor.

İnsanlara aile kurmanın önemini anlatmak elbette değerlidir. Ancak aile kurmayı kolaylaştıracak şartları oluşturmak çok daha önemlidir. Gençlerin ev sahibi olabilmesi, çalışan anne babaların çocuklarını güvenle bırakabilecekleri kreşlerin yaygınlaştırılması, iş güvencesinin sağlanması ve çocuk bakımının yalnızca annelerin omuzlarına yüklenmemesi gerekir.

Bir anne, çocuğuyla ilgilenmek istediği için mesleğinden vazgeçmek zorunda kalmamalı. Bir baba, ailesine zaman ayırmayı iş hayatında bir eksiklik olarak görmemeli. Çocuk yetiştirmek, yalnızca anne ve babanın değil, toplumun da ortak sorumluluğu olarak kabul edilmeli.

Çünkü aileyi güçlendirmek, anneye daha fazla görev yüklemek değildir. Asıl mesele, anne ve babanın sorumluluğu birlikte üstlenebildiği bir hayat düzeni kurabilmektir.

Bir eğitimci olarak meselenin başka bir boyutuna da değinmek istiyorum.

Biz çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onlara nasıl bir gelecek vaat ediyoruz? Yalnızca iyi bir üniversite, iyi bir meslek ve yüksek bir gelir mi hedef gösteriyoruz? Yoksa sevginin, paylaşmanın, sorumluluk almanın ve birlikte yaşamanın değerini de öğretebiliyor muyuz?

Çocuk yetiştirmek elbette kolay değildir. Uykusuz geceleri, hastalıkları, okul telaşını, endişeleri ve bitmek bilmeyen sorumlulukları vardır. Ancak bir çocuğun ilk kelimesine şahit olmak, ilk adımını görmek, bir gün gelip size hiç beklemediğiniz bir soruyu sormasına tanıklık etmek de hayatın insana sunduğu eşsiz tecrübeler arasındadır.

Bütün bunlar hiçbir ekonomik hesabın içine sığmaz.

Ne var ki çocuk sahibi olmayı yalnızca duygusal bir mesele olarak görmek de doğru değildir. Sevgi çok önemlidir; ancak sevginin yanında güvenli bir hayat, yeterli zaman, ekonomik imkân ve toplumsal destek de gerekir.

Çocuğu dünyaya getirmek kadar ona güzel bir dünya bırakabilmek de büyük bir sorumluluktur.

Bu nedenle doğurganlık meselesini konuşurken çocukları nüfus istatistiklerini düzeltecek rakamlardan ibaret görmemeliyiz. Her çocuk, kendi başına bir dünyadır. Bir ülkenin geleceği açısından taşıdığı değerin ötesinde, sırf insan olduğu için de değerlidir.

Belki de asıl üzerinde durmamız gereken soru şudur: Biz nasıl bir gelecek kuruyoruz ki insanlar çocuklarını bu geleceğe getirme konusunda tereddüt yaşıyor?

Bir ülkenin kalkınması, yollarının genişlemesi, otomobillerinin artması ve teknolojisinin gelişmesi elbette önemlidir. Ancak bütün bunların insana daha iyi bir hayat sunmak için olduğunu unutmamalıyız.

Garajlarımızda otomobillerin sayısı artarken çocuk parklarımızda çocuk sesleri azalmasın. Şehirlerimiz yükselirken ailelerimizin umutları küçülmesin. Gençlerimiz geleceklerini kurmaya çalışırken kendilerini yalnız hissetmesin.

Belki de artık doğum sayılarını konuştuğumuz kadar gençlerin neden evlenmekte zorlandığını, ailelerin hangi güçlüklerle mücadele ettiğini, annelerin hangi yükleri taşıdığını ve çocuklarımızı nasıl bir geleceğe hazırlamamız gerektiğini de konuşmalıyız.

Çünkü mesele yalnızca beşiklerin neden boş kaldığı değildir. Asıl mesele, insanların o beşikleri doldurabilecekleri bir geleceğe ne kadar güven duyabildikleridir.

Bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca garajlarında kaç otomobil bulunduğuyla değil, çocuklarının gözlerinde ne kadar umut taşıdığıyla da ölçülür.

Bir çocuğun dünyaya gelmesi, anne ve babanın kararı ve Allah'ın takdiridir. Ona yaşanabilir, güvenli ve umut dolu bir dünya bırakmak ise hepimizin ortak sorumluluğudur.

DİĞER YAZILARI Çocuğa “Yapamazsın” Demek, Geleceğine Çizgi Çekmektir 01-01-1970 03:00 Mağaranın Ağzında Et Varken 01-01-1970 03:00 Kalkandere’de Eğitimin Gönül Mayası 01-01-1970 03:00 Boynundaki Çıngırağın Sesini Duyuyor musun, Ey İnsan?/"İnsan bazen zincirleriyle değil, onları fark etmeyişiyle esir olur." 01-01-1970 03:00 Boynundaki Çıngırağın Sesini Duyuyor musun, Ey İnsan? 01-01-1970 03:00 Çocuklarımız Reklam Malzemesi Değildir 01-01-1970 03:00 Rizeliyi Anlamak: Coğrafya ve Farklı Düşünmenin Gücü 01-01-1970 03:00 Akıntıya Karşı Yüzmeyi Öğreten Balık 01-01-1970 03:00 Aslanın Kuyruğu ile Oynanmaz 01-01-1970 03:00 Çocuğu Değil, Aynayı Eğitmek 01-01-1970 03:00 Bir Anlaşmadan Bir Ekrana: Bağımlılığın İnce Yolculuğu 01-01-1970 03:00 Tel ile Nefes Arasında: Yoklukta Doğan Aşk 01-01-1970 03:00 İnsan: Ölümü Bilerek Yaşayan Tek Yolcu 01-01-1970 03:00 İnsan: Ölümü Bilerek Yaşayan Tek Yolcu 01-01-1970 03:00 Ramazan: Yılda Bir Gelen Vicdan Bakımı 01-01-1970 03:00 Yağmurda Süpürülen Düşünce 01-01-1970 03:00 “Bu Kadarını Şeytan da Yapmazdı” 01-01-1970 03:00 Aklın Terbiyesi: Birlikte Düşünmenin Sessiz Erdemi 01-01-1970 03:00 Aceleyle akan suyun hikâyesi yoktur; hikâye, yolunu arayan suya aittir. 01-01-1970 03:00 Kanlı Dipnotlar: Batı Aydın Sınıfının Gazze İmtihanı 01-01-1970 03:00 Yorulmak 01-01-1970 03:00 Ayağa Kalkılan Şey 01-01-1970 03:00 Kendi Sapına Eğilen Çiçek 01-01-1970 03:00 Korkuluk ve Çocuk 01-01-1970 03:00 Emperyalistlerin “Gözyaşı Koleksiyonu” 01-01-1970 03:00 Gökyüzüne Bakan Çocuklar 01-01-1970 03:00 ÇABA SÜRESİDİR, AZİZİM! 01-01-1970 03:00 ÜÇ DOĞUMLU İNSANOĞLU 01-01-1970 03:00 Kendin Kalma Mücadelesi Anonim Şirketi 01-01-1970 03:00 10 Kasım’dan 11 Kasım’a: Anmaktan Anlamaya 01-01-1970 03:00 Başarı Zehri: Merakın ve Erdem'in Yeniden Doğuşu 01-01-1970 03:00 Çarşının Ruhu ve Ahîlik: Geçmişten Günümüze Bir Hatırlatma 01-01-1970 03:00 Körle Sağırın Dünyası 01-01-1970 03:00 Ruhun Bahçıvanlığı 01-01-1970 03:00 Ok mu, Yay mı? Yoksa İkisi Birden mi? 01-01-1970 03:00 Yokuş Yukarı Hayaller: Her Şeyi Başaramazsınız ve Bu, Olumsuz Bir Durum Değildir 01-01-1970 03:00 Ruhuna “Cicos”: Vicdanın Teneşir Hâli 01-01-1970 03:00 Hadsizliğin Zifiri Noktası 01-01-1970 03:00 Tohumun Yalnızlığı Ve Karanlıktaki Fethi 01-01-1970 03:00 “Aman ha, sakın okuma! Bu yazı vicdan kaşındırır, kafa çalıştırır!” 01-01-1970 03:00 Elif ile Vav’ın Gizemli Aşkı 01-01-1970 03:00 Zekânın Görünmezliği: Neden Vasatlık Toplumda Daha Fazla Takdir Görür? Aydın Mertayak Dr. 01-01-1970 03:00 Gençliğin Hesabı 01-01-1970 03:00 Sanal Sevaplar Derneği 01-01-1970 03:00 Kötülükten Kahkaha Çıkarmak 01-01-1970 03:00 Öksürmeden Lokma Düşmez! 01-01-1970 03:00 Sorumluluk Üstüne Bir Şamata 01-01-1970 03:00 Mukaddes Ayın Riyakârlıkla İmtihanı 01-01-1970 03:00 Kelebek Ömrü: Kübra Tekin Öğretmen’in Hazanı 01-01-1970 03:00 Şakşakçılar, Şaklayanlar ve Şaklattıranlar 01-01-1970 03:00 Çocuklar Okulu Neden Sevmiyor? 01-01-1970 03:00 Biz Ebeveynler Nereye Koşuyoruz? 01-01-1970 03:00 Bilim ve İman: Akıl Nereye Kadar? 01-01-1970 03:00 Geleceği Köklerinden Koparmadan İnşa Etmek: Eğitimde Dönüşümün Anahtarı 'Şimdi'yi Anlamak 01-01-1970 03:00 Koltuksuz Kalmış Kimlik Travması 01-01-1970 03:00 "Eşeğin Adaleti: Hak Arayışının Mizahi Yüzü" 01-01-1970 03:00 Karakter mi, Terbiye mi? 01-01-1970 03:00 Özgüvenli Cehalet ve Sessiz Bilgelik 01-01-1970 03:00 Hayatı Ucuza Yaşamak 01-01-1970 03:00 Anlamak ve Yanlış Anlamak Üzerine 01-01-1970 03:00 Hayatın Denkleminde Nerede Yanlış Yaptık? 01-01-1970 03:00 Yaşamın ve Gülmenin Devrimi 01-01-1970 03:00 Eşit Olmayana Eşitçe Davranmak: Eşitsizlik Düşüncesine Sosyolojik Bir Bakış 01-01-1970 03:00 Sınavı Sonrası Umut ve Mucize Arayışı 01-01-1970 03:00