-Oy nenen ölsün! Sen mi geldin kızım?
-Benim Umay Ana, benim. Ver o mübarek ellerini öpeyim.
-Gökçe'nim, ah kızım, iyice yaşlandım yavrum. Ne gözlerim seçebiliyor, ne kulaklarım işitebiliyor eskisi gibi. Yolun sonuna geldim artık.
Umay Ana yıllar sonra Gökçe'ni karşısında görünce yaşlılıktan feri sönmüş gözleri son bir gayretle ışıkladı. Bahçelerin solan güllerinin yeniden yeşillenmesi gibi canlanıverdi yorgun bedeni. Dostun bağındaki bağbanı bulmuş gibi; su serpildi yüreğine ; gül kokuları aldı hasret kokularının yerini.
Bir serçenin saatlerce havada süzüldükten sonra dinlenmek için bir dalın üzerine konması gibi o da onca yıl sonra saatlerce yol gelip yaşlı kadının hastalıktan iyice zayıflamış, ağrılı dizlerinin dibine oturdu. Umay Ana'nın hasta olduğunu duyar duymaz ilk uçakla İstanbul'a gelmişti. Belki de onu dünya gözüyle son bir kez görebilmek için!
-Bak Ana, bunlar senin. Sana memleketten en güzel gülleri getirdim. Onca saat geçmesine rağmen hala diri ve mis kokulu.
Ah ömrümün gülleri soldu kızım! Sen bu kırmızı güllerle toprağımın kokularını getirdin bana. Nicedir gülmeyen yüzümü güldürdün. Rabbim de senin yüzünü güldürsün. Gül yüzün hiç solmasın Gökçe'nim.
Sarılıp ağlaştılar. Umay Ana, başucunda kırmızı olduğunu sandığı pembe güllerin kokularıyla beraber uykuya daldı. Uzun zamandır ağrıları nedeniyle böyle rahat uyumamıştı. Bu uyku sonsuza kadar sürebilirdi. Sonsuza dek böyle huzurla uyuyabilirdi fakat olmadı. İlerleyen günlerde bir sürü tedavi denediler yüz yaşını devirmiş bu yaşlı kadın üzerinde. Onu eski sağlığına döndürmek kolay değildi. Tıp bir yere kadar gösterebilirdi mucizesini, bir yerden sonra kabul etmek gerekiyordu..! Fakat doktorlar, Umay Ana'nın evlatlarından aldığı izinle ameliyatlar, acılı tedaviler uyguladılar. Evlatları ''Annemizi yaşat!'' diye haykırdılar hastane koridorlarında. ''Annemizi yaşat!'' diye diye soldurdular yaşlı bedenini. İyice zayıfladı Umay Ana. Yedi yaşındaki bir çocuk kadar çelimsizleşti. Kuş kadar canı kaldı hastane yatağında. En son yaşam ünitesine bağlandı! Aylar sürdü yaşam mücadelesi soğuk yoğun bakım odalarında. Evlatları doktorların peşinde dolandı durdu aylar boyunca. '' Annemizi yaşat, annemizi yaşat!'' Aylarca başında sayısız vizitler, tedavi tartışmaları yaşandı. Sayısız hüzünler, umutla bekleyişler içinde son vasiyeti hiçbir zaman yerine getirilemedi annenin.
“Beni bu doktorların eline bırakmayın yavrum. Bunlar benim son iyi günlerim. Evlatlarım, beni köyüme götürün. Son nefesimi toprağımda vereyim.'' Dinlemedi evlatları. Anlamadılar son vasiyetini. Bir yerden sonra anlatacak gücü de kalmadı. Bağlandı dili, kalbi... Gözü açık göçtü Umay Ana. Başucunda hiç eksilmeyen veda gülleri. Yoğun bakım ünitesinin soğuk sessizliğinde kokusuzdu ölüm. Ölüm kanlı bir güldü.
devam edecek..
Kar Sıcaktı/Selen Karagöz
























Özellikle hikayede, Umay Ana’nın çocuklarına "Beni bu doktorların eline bırakmayın, son nefesimi toprağımda vereyim" diye seslenmesine rağmen, onların onun vasiyetini anlayamamaları ve son günlerinde onu şehirde, hastane odalarında yaşam mücadelesine mahkum etmeleri vurgulanıyor. Evlatların iyi niyetle bile olsa sevdiklerini yaşatmaya çalışırken onların arzularını, huzur isteklerini ve doğal ölüme yönelme taleplerini görmezden gelmesi üzerinde duruluyor.
Ayrıca hikaye, insanın ömrünün sonuna doğru köklerine, memleketine, doğaya ve sevdiklerine dönme ihtiyacı ile modern dünyanın yapay, soğuk ve mekanik sistemleri arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor. Güller, doğanın, sevginin ve Umay Ana’nın köy özleminin sembolü olurken, hastane, doktorlar ve yoğun bakım, modern dünyanın insanın son anlarını doğallıktan uzaklaştıran unsurları olarak tasvir ediliyor.
Devamında bu ana tema daha da derinleşerek insanın fıtratıyla, yaşam döngüsüyle ve modern dünyada ölümün mekanikleşmesiyle bir yüzleşme ortaya koyabilir.
Gökçe’nin getirdiği güller, hem memleketin hem de eski günlerin dirilişini simgelerken, Umay Ana’nın gözlerinde yeniden bir ışık yakıyor. O güller, hem yaşamın hem de kaçınılmaz sonun bir metaforu; çünkü onlar hala diri ve kokulu olsa da, Umay Ana’nın ömrü solmuş bir bahçe gibi.
Metin, insanın doğduğu toprakla kurduğu kadim bağı güçlü bir şekilde hatırlatıyor. Umay Ana’nın “Beni köyüme götürün, son nefesimi orada vereyim” vasiyeti, toprağın çağrısına, köklerine dönme isteğine bir haykırış. Ancak modern dünyanın tıbbî yöntemleri, sevginin telaşlı çabaları bu çağrıyı susturuyor. Umay Ana’nın ömrü, doktorların elinde bir dosyaya, bir yaşam ünitesine hapsoluyor; insana dair sıcaklık ve toprak kokusu yerini soğuk yoğun bakım odalarına bırakıyor.
Ölüm burada, yoğun bakımın soğuk beyaz ışıkları altında kokusuz, sessiz ve bir o kadar acımasız. Oysa başucunda eksilmeyen güller, toprağın, yaşamın ve sevginin simgesi olarak, Umay Ana’nın hayata tutunma isteğini, ama aynı zamanda son isteğinin karşılıksız kaldığını fısıldıyor.
Bu metin, hem bireysel hem de toplumsal bir sorgulamayı barındırıyor: İnsanın ölüme karşı verdiği savaşı, modern tıbbın umut ve umutsuzlukla iç içe geçmiş yollarını ve sonrasında geride kalanların pişmanlığını. Umay Ana’nın öyküsü, bir ağıt; modern dünyanın yalnızlığında unutulmaya yüz tutmuş o eski, sıcak, toprak kokulu vedalara yazılmış bir hüzün senfonisi.