Yayla havası derler. Bir baktın günlük güneşlik görenleri mest eder ; bir baktın kar, duman , sis göz gözü görmez. Aynı gün içinde yaşanabilir dört mevsim; öyle deli dolu havaları vardır yaylaların, öyle deli dolu halleri bulunur yayla insanlarının da.
Uzaktan peşi sıra çıngırak sesleri geliyordu; çıngıl çıngıl duyulan sesler yaylaların geniş yeşil düzlüklerinde yankılanıyor ; İnekler, buzağılar, kuzular yemyeşil, uzun çayırlarda otlanıyordu. Tabiat ana içinde yaşayan tüm canlılara karşı merhamet doluydu, cömertti. Her yerde iri, koca likapalar, hendekukalar, böğürtlenler, dağ kekikleri, türlü türlü şifalı otlar, saymakla bitmeyen şifalı bitkiler ile tabiat ana benzersiz lütuflarını bahşediyordu. İnsan elinin bozamadığı, bakir kalan nadide yerlerdi bu yüksek dağlar, bu şen yaylalar… Dağların üzerinde hatta bulutların da üzerinde olmak! Öyle yükseklerden aşağı bakınca kendini yenilmez zannediyor insan, yalan yok bir miktar kibre de kapılıyor ister istemez. Bu yüksek dağları sen yaratmadın, deyip kendine geliyor insan! Yerden yüzlerce metre yükseklikte durup dağların tepelerini seyrederken tepedeki kayalıklar ilişiyor gözlerinize. O kayaya da tırmanmak, daha yüksekten bakmak istiyorsunuz ayaklarınızın altında duran uçsuz bucaksız manzaralara.
— Nasıl da acıktırıyor şu yayla havası. Saatlerdir buradayız. Buz gibi sulardan içince de daha bir karnımız acıktı. Azıklarımızı açalım da yiyelim şöyle.
Çobanlar; yüksek manzaralı, yuvarlak bir kayanın üzerine çıktılar. Çobanların gözleri kuyruklarını sallaya sallaya otlanan hayvanlarında, yanlarında getirdikleri küçük torbalardaki azıkları açıp taşın üstüne serdikleri bez örtünün üzerine koymaya başladılar. Biri domates, soğan koydu taşın üzerine, bir diğeri koleti ile tereyağını bıraktı bez sofraya. Yöresel peynir de vardı olmazsa olmazlardan. Nasıl da tatlanırdı ekmek çoban sofrasında, en mükemmel ziyafetleri geride bırakırdı tereyağlı soğuk koletilerin lezzeti.En lüks restoranlarda bile böyle bir sunum yoktur. Çoban sofrası bir taşın üzerine kurulur. Manzarası bütün yayaların dağları, neşesi merada otlanan hayvanların çıngırak sesleridir. Yüksek dağların enginleri aşan dumanı en görkemli süsleridir çoban sofralarının.
Gökçe’n yedi yaşından beri çobandı. Çobanlık hayatın anlamını öğrendiği ilk mesleğiydi onun. Bitmek bilmeyen yaylanın yağmurunda, çamurunda dizlerine kadar uzanan çizmeleri çoğu zaman su içinde kalırdı. İki çift çorap giyilirdi üst üste yine de çare olmazdı yayla soğuklarına. Yağmur çiselemeye başladı mı durmak bilmez, saatlerce yağardı. Sabırlı olmayı, mücadele etmeyi de elindeki değnekten öğrenmişti. Çok şey borçluydu elindeki değneğe. Bu meşakkatli çobanlık mesleği sayesinde gün gelecek kalem tutacaktı elleri. Çobanlık zor zanaatti, diyecekti.
Devam edecek.
Kar Sıcaktı/ Selen Karagöz
























‘Çoban sofrası bir taşın üzerine kurulur. Manzarası bütün yayaların dağları, neşesi merada otlanan hayvanların çıngırak sesleridir. Yüksek dağların enginleri aşan dumanı en görkemli süsleridir çoban sofralarının‘