Zamanın külleri göklere dağılmış. Bulutların üzerinde bir yer olmalı, sakin, öyle gösterişten uzak. Kapısı kilidi olmayan bir yer ama güvenli. Belki en güvenli yer olmalı esasında, hani kapısına kilit vurmaya lüzum olmayan bir yer.. Üzerinden geçen onca sene sonra Gökçe'n yayla evinin ıssız kapısının önünde ellerini dizlerine bağlayıp oturmuştu.Toprak yediği zamanlara gitti bir anda. Minik parmaklarıyla kapı eşiğinin arasındaki toprağı eşmeye çalışırken babaannesine yakalanmıştı. Çekine çekine elini uzattı tekrar. Babannenin kopardığı kuyis kulaklarını çınlattı.Toprağı alıp dilinin ucuyla yalamak istedi fakat vazgeçti. Aman dedi içinden, zaten tatsız tutsuz bir şey olduğunu hatırladı. Yerinden kalkarak kapıdaki musluğu çevirdi. Buz gibi soğuk sudan avucuyla birkaç yudum daha alarak yavaş yavaş yudumladı. Kaçkarlar'ın karlı dağlarından koparak derin vadilerine kadar inen kar sularının sert ve keskin tadını aldı.Buz gibi soğuk sular dudaklarına her değdiğinde dişlerini gıcırdattı. Suratı buruş buruş oldu, sonra derince bir oh çekti.Yayla havası bu, adamı çarpar; işte suyu da böyle buz kestirir.
Ne çok zaman geçmişti üzerinden. Mevsimler solmuş sonra yeniden çiçeklenmişti. Kaçkarlar'ın eteklerinde biriken karlar erimiş, kar suları yenilemişti sürgünleri, tomurcukları.. Dağların zirvelerinde ise yılın büyük bir bölümü kar kalkmazdı. Yaş aldıkça derdi bitmeyen başlar gibiydi dağların zirveleri. Yükü ağırdı ama boşuna dağ dememişler adına. Eski Türkler; dağları canlı bir varlık olarak düşünmüşlerdi. Kurbanlarını dağların tepelerinde kesmiş,yüksek tepelerin insanı Allah'a ulaştıran mekanlar olduğuna inanmışlardı. Dağların ruhunun olduğuna inanarak bazen dualar bazen beddualar etmişlerdi.
Gökçen etrafını aniden saran sisin içinde gözünün önündekini görmekte zorlanıyordu. Bir anda sisin ortasında kalmıştı. Göz gözü görmüyordu. Cılız bir ışık ona gideceği yeri gösteriyordu. Ağır adımlarla ışığı takip etti. Çobanlık yaptığı meraya doğru gidiyordu. Vadiyi gören yüksek tepede sabir duran bir şey vardı. Gök yeleli kurt! Gökbörü'den başkası olamazdı. Gökçe'n hem korkuyor hem de adımlarına engel olamıyordu. En yakın arkadaşının, sırdaşının vahşi doğada hüküm süren bir canlı olması dışında bir sorun yoktu!
-İşte kapısı kilidi olmayan o yer. Kimler kimleri bırakıp gitmedi ki bu yere.
Gökbörü'nün sesi yıldırım gibi düşüyordu derin vadiye. Sesi yankılanarak ıssızlığın içine karışıyordu. 14 yıl önce aynı yerde vedalaşmışlardı. Gittikçe sertleşen öfkeli rüzgarda kurdun gök yeleleri Gökçe'nin siyah saçlarına karışıp dalgalanıyordu. Kurt yaşlandıkça öfkesi kabarmıştı. Bunca yıl onu bu taşta durup beklemiş miydi? Ya da her gün gelip yolunu mu gözlemişti bilinmez. Gökçe'n kurdun öfkesinin farkındaydı. Gökbörü'nün masmavi gözleri kan doluydu. Kurdun soğuk nefesini ensesinde hissediyordu.
-Neresi orası?
- Toprak! Kapısı kilidi yok ama bizim için güvenli.
-İnsanlar sayesinde mi?
-İnsanlar sayesinde mi, asla değil! İnsanlar doğayı ve canlıları katlediyor. Bizlere yaşam alanı bile bırakmıyor!
''İnsanlar neden bu kadar açgözlü, anlamıyorum.'' dedi Gökçen. Başını önüne eğdi. Kurt öfkelenmekte sonuna kadar haklıydı. Orman onların eviydi, diğer canlıların yaşam alanıydı. Çevredeki ağaçlar yakılmış, yüksek dağların tepelerine bile koca koca konutlar inşa edilmişti. Gözlerini yerden kaldırarak kurdun alev saçan gözlerine dikti. Yorgun yaşlı gözleri kan içindeydi. Ölmek üzere olduğu anlaşılıyordu. Gökçe'n gözlerine inanamadı. Kurdun ağzından kanlar akıyor, kurt ise ona fark ettirmeden kanları yalıyordu. Tam kalbinden av tüfeği ile vurulmuştu. Kahroldu Gökçe'n. Nasıl biri bir canlıyı yaşamdan koparabilirdi. Bunu yapan insan olamazdı. İkisinin de gözlerinden yaşlar akıyordu. Gökbörü ağzından akan kanları, gözlerinden dökülen yaşları diliyle yalayarak sessiz sedasız can verir. Kurdun sessiz ölümü son sözleridir:
'' İnlemek, acı çekmek, yalvarmak...Hepsi onur kırıcıdır. Yürüdüğün yolda kimseye yalvarmadan, el açmadan yükünü omuzlan, ağır görevini yerini getir. Sonra da bir kahraman gibi ses çıkarmadan sessizce öl.''
Kar Sıcaktı
























Dil ve Üslup:
Metnin dili şiirsel, yer yer halk anlatılarının dokusunu çağrıştırıyor. Zamanın "külleri"nin göklere dağılması, yayla evinin "kapısı kilidi olmayan ama güvenli" olması gibi metaforlar, okuru hem masalsı hem de gerçekçi bir atmosferin içine çekiyor. Anlatımda ayrıntılar, doğa betimlemeleri ve Kaçkarlar gibi somut coğrafi unsurlar, hikayeyi yerel bir dokuyla zenginleştiriyor.
Karakter ve Sembolizm:
Gökçe'nin yolculuğu, yalnızca fiziksel bir yolculuk değil; aynı zamanda geçmişle, doğayla ve vicdanla yüzleşme. Kapısız, kilitsiz ev; "güvenli" ama yalnız bir mekân olarak hem çocukluk hem de masumiyetin simgesi. Gökbörü ise doğanın hem yüceliğini hem de kırılganlığını temsil ediyor. Kurt, eski Türk mitolojisinde güç, cesaret ve yoldaşlığın simgesi olarak bilinir. Bu hikayede ise, Gökbörü, doğanın insanoğlunun hoyrat ellerinde can çekişmesini somutlaştırıyor.
Temalar ve Düşünce Derinliği:
Hikayenin temalarından biri insan-doğa çatışmasıdır. Gökbörü'nün vurulmuş ve ölüme mahkûm hali, insanın doğaya karşı olan hoyratlığının simgesidir. Diğer yandan Gökçe'nin çocukluk anıları ve doğaya olan hassasiyeti, bireysel düzeyde bir vicdan muhasebesini işaret eder. Ayrıca, "İnlemek, acı çekmek, yalvarmak... Hepsi onur kırıcıdır" diyen kurt, hem insanlara hem de hayvanlara seslenen bir onur ve direnç dersi verir.
Zaman ve Mekân:
Zaman, döngüsel bir şekilde geçmiş ve şimdi arasında gidip gelir. Yayla evi ve Kaçkarlar, hem mekânsal hem de simgesel anlam taşır; insanın hem kökleri hem de kaçınılmaz sonu orada gizlidir. Sis ve ışık gibi imgeler, yolculuğun bir tür inisiyasyon (geçiş) olduğunu ima eder.
Edebi Değeri:
Bu hikaye, hem epik hem de lirik unsurlar taşır. Epik yönü, doğa ve insan arasındaki çatışmayı ve direnişi yansıtırken; lirik yönü, bireyin geçmişe duyduğu özlem, vicdan ve doğaya karşı taşıdığı sevgiyle ortaya çıkar.
Sonuç olarak, bu hikaye doğa sevgisi, bireysel vicdan, kayıp ve direniş üzerine inşa edilmiş güçlü bir anlatı. Gökbörü’nün ölümü, hem doğanın insan karşısındaki yenilgisini hem de onurlu bir direnişi simgelerken, Gökçe’nin içsel yolculuğu, insanın doğaya olan borcunu ve bu borcun nasıl unutulduğunu hatırlatıyor.