Yokuşlarda dinlenmek de vardı, düzlüklerde kaybolmak da. Bir dağın eteğine tırmanırsan tam orta yere geldiğinde durup nereye baktığın önemlidir. Aşağısı kibir. Vay, ne kadar yol geldim, diye! Yukarısı ise gayrettir, yorulan dizlerine. Sonra sessizce düşüncelerden düşlere daldı Gökçe'n, mısraların büyülü dünyasına kapıldı:
Baktım penceremden dışarda ne var?
Başıboş insanlar,uzayan yollar..
Sanırsın saatler mevsimler kadar,
Yapayalnız çamlar ve kozalaklar!
Uçurumlara kurulu salıncaklar..
Cambazlar bunları umursamazlar!
Boşluğa düşerken bizi yakalar,
Yapayalnız çamlar ve kozalaklar!
Bir yere yazmadım hafızamdalar,
Mutluluğu kadar küçük anılar!
Daha dün topladım avucumdalar,
Yapayalnız çamlar ve kozalaklar!
Ömrü anlatmaya yetmez satırlar!
Belki bir gerçeği hatırlatırlar
Ruhun ateşinde kavrulacaklar
Yapayalnız çamlar ve kozalaklar
Gökçe’n mısraların içinde hayaller alemine doğru yolculuk yaparken rüzgar hızıyla bir şey geçiverdi gözlerinin önünden. Olduğu yerde kalakaldı. Yırtıcılık ve saldırganlık hayvanların doğasında vardı, insan ise çoğu kez bu orantısız güç koşullarında bile sakin kalmalıydı. Yırtıcı bir hayvanla karşılaşma anında ona sırtını dönmeden hatta gözlerine bakarak yavaş ve temkinli adımlarla oradan uzaklaşmalıydı. Kurtlar ise yabancı bir varlığa saldırmaktan çok kaçıp saklanmayı tercih ederlerdi. Yine de hiçbir şey şu an bir kurtla karşılaşma ihtimalinden daha ürkütücü gelmiyordu. Dün gece gördüğü rüyanın soğuk etkisindeydi. Çobanlık yeri tıpkı rüyasındaki gibi sis altındaydı ve bu ıssız yerde göz gözü görmüyordu. Ne bir yâver ne bir silah! Üstelik hayvanlar da kaybolmuş, dört tarafı meşe ormanlarıyla kaplı bu sisli ovada tek başına kalmıştı. Çamlardan dökülen yeşil çam kozalaklarını toplarken Gökçe'n için zaman unutulmuştu ve hava da kararmak üzereydi.
Gökçe’n bu puslu ovanın kime ait olduğunu biliyor, kendini habersiz geldiği için istenmeyen o misafir gibi hissediyordu. Bir an önce eve gitmek istiyordu fakat hayvanları olmadan eve giderse kopacak kıyametten de korkuyordu. Adımları onu meşeliklerin içine doğru sürükledi. İstemsiz bir şekilde ormanın içine doğru sürüklenirken sanki bir mucize gerçekleşti. Maşallah ile kınalı kuzusu boyunlarındaki çıngırakların çıngıl çıngıl sesleri eşliğinde meşelerin içinden çıkıverdiler. Karınları patlayıncaya kadar bütün gün uzun çayırlarda otlamışlardı. Hayvanların sezileri güçlü olduğundan hava kararmaya başladığını anlayıp evin yolunu tutmuşlardı. Gökçe’n onları aramaya koyulmuşken hayvanlar da bulunmak istemişti adeta. Hayvanları görünce korkusu kayboldu Gökçe’nin, daha fazla vakit kaybetmeden yola koyuldular. Gökçe’n önden yürümeyi seçti bu defa, eğer bir sürüye çobanlık edecekse önden yürümesi gerektiğini nihayet öğrenmişti.
Daha demin düzlüklerde kaybolan bu tayfa, şimdi evin yolunu tutmuş, dik yokuşta zikzaklar çizerek ilerliyorlardı. Hayvanlar Gökçe'nin liderliğini kabul etseler de uzun yokuşta arada durup kendilerine mola veriyorlardı. Gökçe'n ise bir an önce eve varmak için acele ediyordu. Hayvanlarının peşi sıra geleceklerinden emin, yokuşun orta yerine varınca durdu Gökçe'n. Yukarı baktı sadece, anacığı meraktan evde duramamıştı. Her yeri gören bir taşın üzerine çıkmış, bütün gücüyle avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
-- Oyy! Sizi veren Allah'a şükürler olsun! deyip dualar ederken öte yandan “Akşam ezanı okundu okunacak! Nerde kaldınız bu saate kadar? “ diyerek yakınıyordu.
Gökçe’n mahcup ve üzüntülü:
-- Hayvanları kaybettim anacığım! Otlaya otlaya uzaklaştılar meradan, sonra kendiliğinden çıkıp geldiler. Eğer gelmeselerdi onları aramaya ormana gidiyordum.
-- Ah kızım, hayvanlar akşam olduğunda yolu bulup gelirler. Sen gitseydin karışır kalırdın ormanın içinde. Allah korudu seni kızım. Kurda kuşa yem olurdun! İzini bile bulamazdık!
Gökçe'n annesinin tepkilerinin nedenlerini anlıyordu. Yaylalarda insanlar akşam ezanı okunmadan önce evlerinde olurlar . Oysa şimdi eve giden yolun yarısında akşam ezanları okunuyordu:
-- Allahu Ekber Allahu Ekber!
Allahu Ekber Allahu Ekber!
-….
Yaylalarda karanlık bastığı zaman sadece cılız ışıklar görülürdü evlerin pencerelerinden. Yol kenarlarındaki isli sokak lambaları kapıları ışıklandırırdı. Nihayet varmıştılar, o ışıklı kapıların eşiğine. Hayvanlar evi görür görmez anırarak ahıra doğru koşmaya başladılar. Maşallah kapısı nim açık kapıyı burnuyla itip içeri girdi. Kınalı kuzusu da hemen arkasından içeri girdiler. Gözleri yaşardı Gökçe’nin bu manzara karşısında. Kızdı kendine , pişmanlık duydu, öfke duydu. En başından beri ona emanetti bu dilsiz hayvanlar! İhmâl etmişti onları ama öğrenmişti. Baş edebilmeyi, serinkanlı olmayı, dayanabilmeyi. Çünkü en kolayıdır zorluk anında bırakıp gitmek. En kolayıdır kendini kurtarmak ya da vazgeçebilmek!
Devam edecek..
Kar Sıcaktı/Selen Karagöz
























Kibir , İslam dininde ve her dinde , toplumlarda , insan ilişkilerinde istenmeyen çok çok kötü bir davranıştır ve bu yazınından can alıcı cümlesi bence bu