Güneşten yayılan ışık demetleri Gökçe’nin uzun, siyah kirpiklerinin aralarından sızarak deniz gözlerinin pınarlarında masmavi parıltılar bırakarak ışıldıyordu. Umay Hatun ellerini Gökçe’nin simsiyah, uzun, dalgalı saçlarına dolamış, hayranlık dolu bakışlarıyla onu seyrederken Gökçe’n de yavaş yavaş kendine gelmeye başladı:
— Bana ne oldu nine? Hiçbir şey hatırlamıyorum.
— Seni çiçeklerin içinde baygın halde buldum. Neyse ki çok geçmeden ayıldın. Bir şeyin yok, merak etme!
Üzerindeki kıyafetleri eliyle silkeleyerek hemen toparlanıp ayağa kalkmak istediyse de Umay Hatun buna müsaade etmedi. “Sen yine de birden ayağa kalkma kızım, az dinlen şöyle.” diyerek onunla birlikte çimenlerin üzerine oturdu ve anlatmaya başladı:
— Bundan tam yirmi yedi sene önceydi kızım. Doğumunun yedinci gününde baban seni bana getirdi. Sağ kulağına üç kere adını fısıldadım. Sen Gökçe’n olmalısın.
— Evet, Umay Ana. Aradan geçen onca seneye rağmen beni unutmamışsınız.
Umay Ana, genç kızın masmavi gözlerinin içine baktı. O masmavi gözlü, güzel bebeği aradan kırk sene geçse de unutamayacağına emindi.
— Rahmetli ninem sizden çok bahsederdi. Allah sizlere uzun ömürler versin. Pek severdi sizi. Ninemin anlattıklarından tanıyorum sizi. Bütün çocuklar kapınıza dizilirmiş. Hepsine yaptığınız çeşit çeşit kurabiyelerden dağıtırmışsınız. Kapınızdan kim geçse içeri buyur eder, yedirip içirmeden bırakmazmışsınız.
— Allah razı olsun kızım. Sevdiğinden demiştir öyle. Ben de çok severdim rahmetliyi. Mekânı cennet olsun inşallah.
— Ayrıca çiçeklerin, bitkilerin dilinden anlar, hastalara şifalar dağıtırmışsınız. Dermansız derde düşenler son çare dersine deva bulmak için size gelirmiş.
Umay Ana, Gökçe ‘nin anlattıklarını dinlerken hafifçe gülümsüyor, bir yandan çıplak elleriyle bahçesindeki ısırgan otlarını topluyordu. Kır çiçeklerini toplar gibi topluyordu ısırganları.
— Yanmaz mı elin Umay Ana? Isırgan otu çok fena el yakar benim bildiğim.
— Yanmaz kızım. Doğru şekilde tutarsan elini yakmaz. Her işin doğrusunu yapmak gerekir. Bu da öyle bir şey.
— Öyle ya! Peki, neden topluyorsunuz ısırganları. Bunları toplayıp ne yapacaksınız?
— Isırgan otu şifâ deposudur kızım, yemeği de pek lezzetli oluyor. Zira soğanla, zeytinyağlı kavurmasını yapınca torunlarım çok seviyor. Yaylayı geziyorlar şimdi. Dağ taş geziyorlar. Birazdan kurt gibi acıkırlar. Sen de yemeğe kal kızım. Allah ne verdiyse beraber yeriz.
Öyle içten bir davetti ki reddetmek nezaketsizlik olacaktı. Bahçenin hemen dışında, sağda solda otlamaya devam eden hayvanları anasına teslim ettikten sonra söz verdiği gibi Umay Hatun’un evine vardı. Evinin girişindeki kapıda bereket tohumları asılıydı. Içeriden enfes yemek kokuları geliyordu. Zaten açık olan kapıyı hafifçe üç kez tıkladı. İçeriden çocukların şen sesleri, gülüşmeleri arasında Umay Hatun’un kadife sesi duyuldu:
— Kapı açık kızım, içeri gel. Tam zamanında geldin. Bizde torunlarımla sofraya oturmak üzereydik.
Gökçe’n hoş ve sıcak bir karşılamadan sonra kendisine gösterilen yere oturdu. Adet olduğu üzere aniden bir misafir gelebilir diye düşünülerek sofraya fazladan bir tabak ve bir kaşık konulmuştu. Çocukların hepsi susmuş meraklı gözlerle evlerine gelen misafirin kim olduğunu anlamaya ve onu tanımaya çalışıyorlardı. Üç kız çocuğu, birbirinin tıpatıp benzeri üç kız. Üçünün de saman sarısı saçları yanlardan örgü yapılmıştı. Al yanaklı, güleç yüzlü bu çocuklar utangaç bir tavırla Gökçe’ni seyrediyorlardı. Gökçe’n de gülümseyerek karşılık veriyordu çocukların bu utangaç ve meraklı hallerine:
“Merhaba, tanışalım mı çocuklar? Benim adım Gökçe’n, sizlerin adlarınızı öğrenebilir miyim?” diye sordu nazikçe.
Çocuklar önce birbirilerine baktılar. Umay Hatun çorba kaselerini doldurup önlerine koyarken aralarında anlaşmış gibi sırasıyla isimlerini söylediler.
— Anka
— Hümâ
— Simurg
Kızların isimlerini duyar duymaz evdeki eşyalar Gökçe’nin gözüne rengarenk görünmeye başladı. Gökkuşağının bütün renkleri evin içinde yer değiştiriyor, bardaktaki suyun rengi bile renk değiştiriyordu. Akşam ne zaman olmuştu? Bu kadar ışığı kim yakmıştı? Bu birbirine çok benzeyen üç güzel kız çocuğunun isimlerindeki benzerlik… Gündüz bahçede konuştuğunu sandığı Hüma Kuşu.. Baygın düşmeden önce başına gelenler gerçek olabilir miydi? Şimdi bu üç küçük kızın akıl almaz benzerlikleri ve güzellikleri karşısında yeniden başı dönmeye başladı. Kızlar neşe içinde bir şeyler anlatıyor fakat ne söyledikleri anlaşılmıyordu. Sadece cıvıl cıvıl kuş sesleri duyuluyordu. Kuşdili konuşuyor olmalılar, diye düşündü Gökçe’n:
— Bu sadece kuşların anlayabileceği türden bir dildi.
Devam edecek..
Kar Sıcaktı/Selen Karagöz
























Bence bunlar burada kalsın , burada güzel...
Yeni bir kahraman ile farklı hikaye yazman çok daha güzel olacak belli...çünkü bu hikayeler çok çok güzel....