— Ne güzel türküler, bu türkülerin ilk söyleyeni kimdi acaba?
— Kızım, bu türkülerin ilk söyleyeni belli değil, adı sanı bilinmeyen türküler bunlar; sahibi yok.
— Anonim türküler denir hatta. Aslında hangi olay sonrasında dile geldiklerini daha çok merak ediyorum annecim.
— Sen beşikte sallanırken uyuman için söylerdim bu türküleri, bazen de ağlamanın durması için söylerdim. Bir başkası sevdiği için söyler, analar askere giden oğullarının yollarını beklerken, kimi de böyle yerlerde dağa taşa yakar bu türküleri cancağızım.
- Rahmetli ninem de ne güzel türküler söylerdi. O türküleri hep söyleyecek sandığımdan bir yere not etmeyi hiç akıl edemedim. Şimdi ninemle birlikte kaybolup gitti çoğu..!
Bilmeden üzmüştü anneciğini de. Fakat söz konusu ninesi olduğunda aklı başından giderdi Gökçe'nin. Babaannesinin elinde büyümüştü. Aradan yıllar geçse de acısı dün gibi tazeydi. Bir türlü kabullenmek istememişti ölümünü. Gökçe’nin üzerinde çok fazla emeği vardı ninesinin. Üniversite sınavına hazırlanırken gecenin bir yarısı hasta yatağından güçlükle kalkar, battaniyesine sarılıp geç saatlere kadar ders çalışan torununa süt kaynatıp getirirdi. İçine de bir kaşık bal katardı. Gözleri dolu dolu babaannesinin getirdiği sıcak sütü içerken bu kadar zahmetin karşılığında üniversite sınavını kazanmaktan başka çaresi olmadığını düşünürdü. Umutla beslenen yarınlarda, Gökçe'n yorganına sarılıp gece yarılarına kadar ders çalışırken ninesi de hasta yatağından kalkıp birkaç kalın odun daha atardı sönmekte olan odun sobasına.
— Sen yeter ki çalış kızım, oku da kendini kurtar! Dünyanın binbir türlü hali var güzel torunum. Eloğluna muhtaç olma sakın, derdi.
- Elimden geleni yapsam da yine de başarısız olmaktan korkuyorum. Rakiplerim en iyi okullarda en iyi şartlarda eğitim alıyor. Koşullarımız aynı değil. Benim bu şartlarda onlarla yarışmam hiç adil değil!
Babaannesi torununun umutsuzluğa kapıldığını gördüğünde çok üzülür ve hemen onu yüreklendirecek eski bir hikâye anlatmaya başlardı:
— “Olur, torunum olur. Bir diken bir gelin olur.”
- Nasıl yani Ninecim? O bal tadında hikâyelerinden biri mi? deyip babaannesinin dizlerinin dibine otururdu Gökçe'n.
— Dinle o vakit:
Vaktiyle bir adamın ayağına küçük bir diken batmış. Adam bir türlü o dikeni çıkaramayacağını anlayınca topallaya topallaya bir fırının önüne kadar varmış. İçeri girip fırıncıdan yardım istemiş. Fırıncı da adama yardım etmiş, ayağındaki dikeni çıkarmış, atmış. Sonra adam başlamış huysuzlanmaya:
- Ya bana dikenimi geri verirsin ya da bir ekmek verirsin diye diretmiş.
Fırıncı bakmış ki iş uzayacak. Adam laftan anlamıyor. Vermiş ona bir ekmek, adamı fırından göndermiş.
Ekmek elinde giderken bu defa dağda sürüsünü otlatan bir çobana rastlamış. Bir ağacın altında oturmuşlar. Sohbet muhabbet derken karınları acıkmış, ekmeği bölüp yemişler. Tam kalkıp gidecekken adam yine huysuzlanmaya başlamış:
— Ya bana ekmeğimi geri verirsin ya da bana bir koyun verirsin, demiş.
Çoban ne kadar itiraz etse de dinletemeyeceğini anlayınca vazgeçmiş koyunundan.
Adam koyunu alıp giderken az ötede bir toy kurulduğunu görmüş. Düğün yerine gitmiş. Koyunu orada kesip yemişler. Tam kalkıp gidecekken düğün evinin penceresinden belinde kuşağıyla gelini görmüş.
- Ya benim koyunumu bana geri verirsiniz ya da bir gelin verirsiniz, demiş. Adam inatla koyununu geri istemiş.
- Yahu be adam koyununu kesip yedik. Nasıl geri verelim sana koyunu, demişler.
- Ben anlamam, demiş. O zaman bana bir gelin vereceksiniz.
Bakmışlar ki koyunu geri getirmek mümkün değil gelini vermişler ona. Adam da gelini almış gitmiş.
İşte bak! Hiç olmayacak dediğin meselede neler olmuş. “Bir diken bir gelin olmuş.” Gerisini sen hesap et, güzel torunum.
………………
Evin kapısı gıcırtıyla açıldı. Hanife nineydi gelen. Bir Gökçe'ne bir anasına baktı, sonra:
- Hayırdır inşallah, kız mı doğdu, nedir? Niye bu kadar sessizsiniz. Az kalsın evde kimse yok zannedip geri gidecektim.
- Gel gel Hanife Ana, içeri buyur. Eskileri yâd ederken hüzünlendik biraz o kadar. Gel de neşemiz yerine gelsin.
Gökçe'n hemen yerinden kalkıp ellerini öptü, sarıldı kucakladı ninesini. Ne tuhaf bir his! Ne zaman babaannesini böyle özlese; çok sevdiği Hanife Nine'sini yanı başında buluyordu. Elinde bastonuyla çıkagelmişti yaylanın ta dibinden yukarı. İşin içinde başka bir iş vardı ya; yine de hikmetinden sual olunmaz Allah'ım der, susardı Gökçe'n. Hatta bu durum o kadar sık yaşanırdı ki bir zaman sonra Gökçe'n babaannesini andıkça bir şekilde ondan bir işaret geleceğine inanmaya başlardı. Bazen bembeyaz bir kuş havalanırdı gecenin karanlığının içinden. Yükselerek kaybolurdu saniyeler içinde. Bazen de bir surete bürünür tam karşısında dururdu.
Nasıl da unutulurdu acılar. Unutmak nimeti olmasa idi yaşanan her acı; yüreklerimizde ve düşüncelerimizde, ilk andaki sarsıcı etkisiyle kalsaydı halimiz nice olurdu. Gittikçe ağırlaşan acı yüklerin altında ezilip kalırdık. Belimiz bükülür, dilimiz tutulur, halimizi de anlatamazdık kimselere. Kimseler saramazdı yaralarımızı. Yalnız O'nun merhametiyle kuşandığımızda deva bulur en unutkan kişiler olurduk.
Devam Edecek..
Kar Sıcaktı/Selen Karagöz