İran İslam Cumhuriyeti, adından da anlaşılacağı gibi dinî referanslara dayalı bir devlet yapısına sahiptir. Ancak İran, ülkedeki dini anlayışı büyük ölçüde Şiilikle sınırlandırmıştır. Devletin anayasasında Caferilik yani Şii mezhebi “değiştirilemez ve ebedî” bir ilke olarak yer almaktadır. Bu durum, İran’ın siyasi ve ideolojik karakterinin mezhepsel bir çerçeve içinde şekillenmesine yol açmıştır.
1979 yılında Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen İran Devrimi ile İran, uluslararası siyasette kendisini “gerçek İslam’ın temsilcisi” ve Batı emperyalizminin karşısındaki ana güç olarak konumlandırdı. Devrimin hemen ardından İranlı öğrencilerin Tahran’daki ABD Büyükelçiliğini işgal etmesi ve 52 Amerikalı diplomatın 444 gün boyunca rehin tutulması iki ülke arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirdi. Bu olay aynı zamanda İran’a yönelik ağır ekonomik yaptırımların başlangıcı oldu.
İran yönetimi, ideolojik çizgisini daha da keskinleştirerek ABD’yi “Büyük Şeytan”, İsrail’i ise “Küçük Şeytan” olarak tanımladı. Bölgedeki ABD ve İsrail ile ilişkileri bulunan birçok devleti de işbirlikçi olarak nitelendirdi. İsrail’in Filistin’de işgalci olduğunu ve bölgeden çıkarılması gerektiğini temel siyasi söylem haline getirdi. Ayrıca, Sünni nüfuslu diğer ülkelerin bu işgale sessiz kaldığını, İsrail’e karşı gerçek mücadeleyi verebilecek tek devletin kendileri olduğunu ileri sürdü.
Bu yaklaşım İran’ın bölgede mezhepsel ve ideolojik bir nüfuz alanı oluşturma stratejisinin de önünü açtı. Tahran yönetimi zamanla İran’dan başlayıp Irak, Suriye ve Lübnan’a kadar uzanan bir geniş coğrafyada “Şii hilali” kurmayı ana hedefi haline getirdi.
Suriye bu stratejinin en önemli halkalarından biri oldu. İran, seküler bir Arap Alevisi olan Beşar Esad yönetimiyle mezheb üzerinden yakın ilişkiler kurarak onu bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri haline getirdi.
2011’de başlayan Suriye iç savaşı sırasında İran, Esad rejimini ayakta tutabilmek için Devrim Muhafızları’nı ve Hizbullah güçlerini sahaya sürdü. Bunun yanında Afgan ve Pakistan kökenli Şii milislerden oluşan Fatimiyyun ve Zeynebiyyun birlikleri de çatışmalara katıldı. İç savaş bir tür Devlet ve İran destekli Sünni katliamına dönüştü. İran, Esad rejimine verdiği bu destek sayesinde Sünni ülkelerin gözünde suç ortağı olarak değerlendirildi. İran, bu suçlamayı umursamadı ve Esad’a desteği iktidarı düşene dek sürdü.
Irak’ta ise 2003 yılındaki Amerikan işgali sonrasında oluşan siyasi boşluk İran için önemli bir fırsat yarattı. Tahran yönetimi Irak’taki birçok Şii milis grubunu destekledi ve bu yapılar zamanla Haşdi Şabi adı verilen çatı örgüt altında birleşti. Böylece İran, Irak’ta büyük bir nüfuz elde etti. İran bu güçleri IŞİD’e karşı mücadelede kullansa da ,bu silahlı örgüt Suriye’de de Sünnilere büyük acılar yaşattı.
Lübnan’da Hizbullah İran’ın en etkili vekil gücü haline geldi. İran tarafından silahlandırılan ve finanse edilen Hizbullah hem İsrail’e karşı önemli bir askeri güç oluşturdu hem de Lübnan siyasetinde etkili bir aktör haline geldi.
İran’ın etki alanı süreç içerisinde Yemen’e kadar uzandı. Tahran yönetimi Yemen’deki Husi hareketine siyasi ve askeri destek verdi. Böylece İran, Yemen üzerinden Kızıldeniz ve Basra Körfezi çevresinde stratejik baskı oluşturmayı hedefledi.
İran ayrıca Filistin’deki bazı Sünni örgütlerle de ilişki kurdu. Hamas ve Filistin İslami Cihadı gibi gruplara çeşitli düzeylerde destek sağladı. Gazze’de HAMAS’tan yana oldu. HAMAS’a sonuna kadar kapılarını açtı. Bu durum Filistin destekçilerinin İran’a bakışını yumuşattı.
İran’ın bu atağı Filistin sorunu konusunda Sünni ülkelerin önüne çıktı, Şii İran’ı, Sünni Hamas’a tek destekçi ülke pozisyonuna soktu. Bu pozisyonla Sünni ülkeler bir şekilde açığa düşürülmüş oldu.
İran’ın bölgesel politikasında dikkat çeken bir başka unsur Azerbaycan ile olan ilişkileridir. Azerbaycan nüfusunun büyük bölümü Şii olmasına rağmen İran’ın bu ülkeyle ilişkileri zaman zaman gerilimlere yol açtı. Bunun en önemli sebeplerinden biri İran sınırları içinde milyonlarca Azerbaycan Türkü yaşamakta olması. Bu durum Tahran yönetimi ile Azerbaycan yönetimi arasında zaman zaman hassasiyet oluşturdu. Ayrıca Azerbaycan’ın İsrail ile geliştirdiği stratejik ilişkiler İran tarafından ciddi bir güvenlik riski olarak görülmektedir. Bu nedenle Azerbaycan’ın Ermenistan’la savaşında İran’ın Ermenistan’dan yana tutum takındığı öne sürülmüştür.
Özellikle İkinci Karabağ Savaşı sonrasında Azerbaycan’ın askeri gücünün artması ve Türkiye ile kurduğu güçlü ittifak İran’ın bölgesel hesaplarını daha da karmaşık hale getirmiştir.
İran’ın bölgede genişleyen etkisi ve özellikle nükleer programı, İran’ın “küçük şeytan” dediği İsrail açısından varoluşsal bir tehdit olarak görülünce iki ülke arasındaki sert polemikler işi çatışma noktasına getirdi. Bu nedenle İsrail uzun yıllardır İran’ın askeri ve nükleer altyapısını hedef alan gizli ve açık operasyonlar yürütmektedir. İsrail’in düzenlediği çeşitli suikast ve saldırılar sonucu İran’ın nükleer programında görev yapan bazı bilim insanları öldürüldü. Nükleer tesislere yönelik siber saldırılar gerçekleştirildi. Natanz gibi nükleer merkezlerde sabotajlar yaşandı. Ayrıca, Suriye’de İran’a ait silah depoları ve askeri tesisler sık sık İsrail tarafından bombalandı.
İsrail’in bu operasyonlarının amacı İran’ın nükleer silah geliştirme sürecini geciktirmek, engellemek ve bölgedeki askeri kapasitesini sınırlamaktı.
Yıllarca örtülü şekilde süren bu gerilim zamanla doğrudan çatışmaya dönüştü. 2025 yılında İran ile İsrail arasında yaşanan ve kamuoyunda “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışma iki ülke arasındaki gerilimin açık bir savaşa dönüşebileceğini gösterdi.
Bu çatışma sırasında İsrail İran’daki bazı askeri hedefleri, füze altyapısını ve stratejik tesisleri hedef aldı. İran ise İsrail’e balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla karşılık verdi. Savaş kısa sürse de tüm bölgeyi alarma geçirdi.
Ancak, bu savaşa rağmen İran’ın nükleer faaliyetlere devam etmesi İsrail’i yeniden harekete geçirdi.
İran yönetimi nükleer çalışmalarının barışçıl amaçlı olduğunu savunsa da İsrail ve birçok Batılı ülke İran’ın nükleer silah elde etmesinin asıl hedefin İsrail ve ABD olacağını öne sürdü.
İsrail’e göre İran’ın nükleer silah elde etmesi durumunda Orta Doğu’daki güç dengesi tamamen değişeceği iddiası, bölgedeki ABD ile ilişkileri olan ve ülkelerinde ABD üssü bulunan ülkelerin de ortak endişesi oldu.
Bu tür endişeler nedeniyle İsrail ve bölgedeki ABD destekçisi ülkeler İsrail’in, İran’a karşı başlattığı yeni savaşta sessiz kaldılar. İran ‘da bu ülkelere füze göndermekten çekinmedi, bu ülkelerdeki ABD üsleri hedef alındı. Böylece, İran ile bu devletler arasındaki gerilim daha da yükselir hale geldi.
Öte yandan, İran’ın nükleer silah elde etmesinin Orta Doğu’da yeni bir nükleer silahlanma yarışını da tetikleyebileceği, bunun da İsrail bazı bölge ülkeleri açısından büyük bir tehlike oluşturacağı açıktı. Bu süreçte, Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı bölge ülkelerinin de nükleer silah geliştirme yoluna girebileceği sık sık dile getirildi.
Bütün bu gelişmeler İran’a saldırının açık ve gizli gerekçeleri oldu.
Buna karşılık İsrail’in “vadedilmiş topraklar” iddiasını yükselterek bölgedeki birçok ülkeyi hedefine koyması ise bölgedeki çatışmaların sürekliliğinin bir işareti.
Bugün gelinen noktada İran’ın ideolojik dış politikası, mezhepsel yayılma stratejisi ve nükleer programı bölgesel gerilimin en önemli unsurlarından biri haline gelirken, bu gerekçeleri ileri sürerek İran ve destekçilerine savaş açan İsrail’in de haklı gerekçesi olarak gösterilmektedir. Bu gerekçe İsrail’in büyük devleti denilen ABD tarafından da haklı bir gerekçe olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca, bu gerekçe bölgedeki bazı ülkeler için de ortak endişe olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu durum İran’ın uluslararası sistemde giderek daha fazla baskı altında kalmasına ve bölgesel yalnızlığının artmasına yol açmaktadır.
Bu nedenle birçok gözlemci İran’da daha ılımlı bir siyasi yönetimin ortaya çıkmasının bölgesel dengeleri değiştirebileceğini ve daha az çatışmacı bir düzlemin oluşacağını savunmaktadır. Trump’un,” İran’da onay vereceğim biri iş başına gelmelidir” sözü buna yönelik bir sözdür.
İran’ın bu tür açıklamalara karşı tepkisinin daha da radikalleşmesine yol açma ihtimali söz konusudur.
Bu gidişle İran’ın hem Batı dünyasıyla hem de bölgedeki birçok ülkeyle sağlıklı ilişkiler kurması giderek zorlaşacak ve Orta Doğu’daki gerilim uzun süre devam edecektir.
Velhasıl; ortadaki tabloya bakılırsa bu haliyle gelecekte de bölgede huzurun sağlanması oldukça zor..
















