Gün ve gecelerin herhangi birinin diğerinden farkı yoktur. Onları birbirinden ayıran şey, içinde barındırdıkları değerlerdir; o değerlerin yaşanması, hissedilmesi ve başkalarına aktarılmasıdır.
Zamanın kendisi nötrdür; ne kutsal ne de sıradan olan, zamanın içini dolduran niyet, anlam ve eylemlerdir.
Günümüzde ise maalesef bu gerçek tersine dönmüştür. Değerlerin kendisi yerine görüntüleri öne çıkmakta, görüntüler değerleri geri plana itmekte, hatta onları anlamsızlaştırmaktadır.
Sosyal medyada kutsallık atfedilerek paylaşılan gün, gece ve bayram tebrikleri içleri boşaltılmış alışkanlıklara dönüşmüş durumda. Bayramın, gecenin ya da gündüzün kutsallığı, o günün fotoğraflanabilirliğiyle, görünürlüğüyle ölçülür hale geldi.
Oysa, olması gereken, bazı gün ve geceleri kutsallaştırmak ve onları baş tacı etmek yerine, o günleri değerli kılan şeyleri kutsallaştırmaktır. Mesela bir Kadir gecesini, o gece Kur’an’ın indirilmeye başlanması değil, indirilen şeyin Kur’an olması değerli kılar. Yani kutsal olan gece değil Kur’an’dır.
En sık kutlanan Cuma gününün de gün olarak kutsallığı yoktur. Onu değerli kıldıran şey o gün ibadet adına yapılan şeylerdir. Müslümanlar o günde bir araya gelirler, birbirlerinin sorunlarını dinlerler, onlara çare bulmaya çalışırlar. Camilerde de hocalar vaazlarında haftanın önemli olaylarına değinir, bu konularda cemaati aydınlatırlar..
Milli bayramlarımız ilk kurulurken, o günlere anlamını veren derin değerlere, (bağımsızlık ateşi, vatan sevgisi, ortak mücadele ruhu, özgürlük bilinci, gelecek nesillere emanet şuuru) dayanırdı. Ancak bugün o bayramlar çoğunlukla sadece “tatil günü” olarak algılanıyor. Uzun hafta sonu fırsatı, tatil planı, mangal-keyif, alışveriş çılgınlığı…
O günün asıl taşıdığı mana, şehitlerin kanı, verilen mücadele, dökülen emek, neredeyse tamamen unutulmuş durumda. İnsanlar bayramı kutlarken aslında bayramın ruhunu kutlamıyor; sadece boş zamanı değerlendiriyor.
Bu tersine dönüş, modern tüketim toplumunun en bariz belirtilerinden biridir. Değerler metalaşır, anlamlar gösteriye dönüşür, her şey “tüketilebilir” hale gelir. Bayramlar artık manevi bir yükseliş fırsatı değil, tüketim festivaline dönüşmüştür. Hediyelik eşyalar, özel indirimler, tematik dekorasyonlar, zorunlu kutlama fotoğrafları… Hepsi, asıl değeri örtbas eden birer perde görevi görür.
Sonuç olarak, günleri ve geceleri içinde yer alan değerler değerli kılar. Bir günü gerçekten kutlamak istiyorsak, o günün takvimdeki yerinden değil, o gün içinde ne kadar değer ürettiğimizden bahsetmeliyiz. Yoksa ne cuma, cuma olur, ne bayram bayram…
Sadece birer takvim yaprağı olarak kalır; görüntüleri paylaşılır, ama ruhu yaşanmaz.
Belki de asıl bayram, değerlerin görüntüye yenilmediği, anlamın tüketilmediği, samimiyetin hâlâ mümkün olduğu her andır. Gerçek kutsallık oradadır.






















