2002 yazı...
Kız kardeşimin kayınpederi merhum Oğuz Sipahioğlu beyi ve eşini bir hafta Rize'deki evimizde misafir ettik. Her sabah İslampaşa daki evimizden hareketle bir cazibe merkezine program yaptık. Ziraat Bahçesinden, Çay Fabrikasına, Dağbaşına, Trabzon’dan Sarp’a, Sümela’dan, Uzungöl’e, Ayder’e kadar.
Önceki yılların aksine yollar genelde güzel, ulaşım kolay. Yolların sahilde bir yanı deniz, diğer yanı dik yamaçlar, iç kısımlarda genelde bir yan gürül gürül akan dereler, diğer yanda eşsiz güzellikte dağların, bitki örtüsünün arasına gizlenmiş yöresel yapılar. Görüntü bu olunca insan ziyaretçi olarak keyif alıyor, konuk ağırlayan olarak da gurur duyuyor.
Bu güzel yolları, bu güzel manzaraların eşliğinde kat edip örneğin Ayder’e vardığınızda konuklarınızın tabiatın bahşettikleri karşısında büyülenmesinden aldığınız hazzı, insanoğlunun bu güzellik üzerine bindirdiklerini görünce yüzlerinin ekşimesini hissettiğinizde anında kaybedebiliyorsunuz.
O tarihte henüz Rize Merkez Dağ Dibi Yolu için istimlak edilmemiş olan İslampaşa’da 3 katlı evimizin arka terasında Oğuz Sipahioğlu ile son yemek sonrası sohbet ediyoruz. Son yemek, zira bir haftalık Rize seyahatleri bitti, birazdan uğurlayacağız. Sohbeti bitirmeden gezip gördükleri ile ilgili bir değerlendirme yapmasını talep ettim.
Rahmetli değerlendirmesini yapmadan önce durdu, hatta meraklandırdı ve kısa bir cümle çıktı ağzından:
“İsviçre’den tek bir farkınız var” dedi.
İngiltere’nin haricinde İsviçre ve Avusturya’da da görev yaptığını biliyordum, acaba eksiğimiz ne ki diye düşündüm ama o ters köşe yaptı.
“Burada İsviçre’den farklı olarak, hemen ayağınızın altında bir de deniz var!”
Rahatladım. Harika tanımlamıştı, Doğu Karadeniz’e tabiat ananın bahşettiği cömertliği.
Devam etti.
“Ama ne yapın edin sosyal ve idari açıdan alt yapısını düzenlemeden Ayder'ı, Doğu Karadeniz’i turizm gelişsin diye ülke geneline tanıtma yanlışlığına düşmeyin, gazeteci tanıdıklarından da rica et, yazmasınlar. Turizm master planınız yok, insanınız bilinçli değil. Bunlar sağlanmadan buraya yoğun insan akını olursa doğa mahvolur, sonra üzülürsünüz" dedi.
GELDİĞİMİZ AŞAMADA OĞUZ SİPAHİOĞLU GİBİ DÜŞÜNENLER HAKLI ÇIKTI
2012 de ki bir yazımda yer alan yukardaki anekdotu 3 Eylül 2017 tarihinde Ayder’i yeniden yaşadıktan sonra yine bugünkü gibi sıcak bir gündemin ardından yerel ve sosyal medyada tekrarlamıştım.
2002’den 2017’ye geride kalan 15 yıl merhum Oğuz abiyi o kadar haklı çıkarmıştı ki!
Daha o yıllarda Ayder, Ayder olmaktan yayla kimliğinden çıkmış hızla kasaba olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu. Üstelik çarpık yapılarıyla. Kilitlenen trafiği ile.
2017’deki yazımın devamında da bölgenin turizm açısından değerlendirmesini detaylıca yaptıktan sonra Pazar’da ki hava limanının da tamamlanması sonrasında bölgenin müthiş bir doğa turizmi bölgesi olacağı gerçeğini kabul ederek gecikmiş de olsak turizme dayalı bir ekonomi için sağlıklı master planlarımızı süratle yapıp uygulamaya koymalıyız dedim.
“Zira bu noktadan geri dönüş yok. Bölge, her yıl nüfusundan çok misafiri ağırlayacak. Öyleyse hem doğayı koruyacak tedbirleri geliştirelim, hem de ekonomik olarak bundan yararlanalım” diyerek de yazıyı tamamlamıştım.
YEŞİL YOL PROJESİNE KARŞI DEĞİLDİM
4 gün sonra 7 Eylül 2017’de yerel medyada yayınlanan ikinci yazımda neden “yeşil yol projesine” artık karşı olmadığımı işledim.
Rize seyahatlerimde her seferinde olabildiğince farklı yaylalara gitmeyi, yeni lokasyonları keşfetmeyi arzu ederim. 2017 yılının sonbaharında da çok bilinen yaylalarının aksine Kaçkar’a çıkan Fırtına’nın doğusunda kalan Ardeşen Tunca - Dutha beldesinden yukarı çıkılan yaylaları programa aldık. Anımsadığım kadarıyla Tunca’dan çıktıktan sonra Depani, Gogtoni, Çirpikşeşi, Calimri, Mağara, Neknari, Mulona, Movri, Nolaşkarı yaylaları derken nihayetinde Kayadibi yaylasındayız. Daha yukarda 12 adet krater gölü ve devamında Artvin’in Yusufeli ilçesi varmış.
Kaçkar’ın eteklerindeki 2 bin 800 metre rakımlı Kayadibi’nde ilk kez yabani likapa (yaban mersini, lazca da sanırım mçera) yemenin hazzını yaşadıktan sonra oturduğum kayanın üzerinde soluklanırken Yeşil Yol ve yaylalara ulaşım konusunda değişen görüşümü, daha doğrusu coğrafyamdaki milyonların bu güzellikleri bir kez olsun yaşamadıklarını, yaşayamayacaklarını düşünmeye başladım.
Büyülenmiş gibi dalmışım doğanın cömertçe bahşettiklerini izlemeye. Bulutlar hep hareket halinde, sis dalgaları ara ara doğal örtüyü gizliyor, sonra çekiliyor. Nerdeyse her yandan gürül gürül akan suların birbirine karışan sesleri ve tertemiz hava.
İşte o anda dedim ki kendi kendime, “Yaradan bu güzellikleri biz görelim diye yaratmadı mi, insan oğlu eğer göremeyecekse neye yarar bu güzellikler”.
Ve orda, doğayı, Rabbimizin bahşettiklerini bozmadan her kesin bu güzellikleri görmesi gerektiğine, çevreci dostlardan tepki alacak olsam bile bu görüşümü net paylaşmaya karar verdim.
Evet ben Yeşil Yol’a da, yaylalara ulaşılmasına da karşı değilim.
YARADAN GÜZELLİKLERİ YAŞAYALIM, GÖRELİM DİYE BAHŞETTİ
Biz insan oğulları tahrip edecek diye bu tabiat güzelliklerinin ulaşılamaz noktalarda saklanmaya mahkum edilmesinin çocuğunuza aldığınız ancak bozar diye kilitli dolapta muhafaza ettiğiniz oyuncaktan farklı olmadığını düşündüm. Yaradan görelim, yararlanalım diye bahşetmişse o güzellikleri gencimiz, yaşlımızda tahrip etmeden bizden sonrakilere de bırakacak şekilde görmeli, istifade etmeli.
Elbette insanımızın bölgede bulunan çok sayıda ki volkanik krater göllerin başına kadar araçlarla gidip oralarda piknik yaptıkları, Ayder gibi Uzungöl’deki gibi tabiat ananın bahşettiği o güzelim doğanın canına okudukları, doğada ki canlıları, endemik bitki türlerini katlettikleri gerçeğini de asla unutmadan.
Bizden sonraki nesillere de doğanın aynı güzelliklerini tahripsiz, eksiksiz devredilmek koşuluyla elbette.
Doğal ve tarihi değerleri koruyacak tarzda yerel mimariye ve malzemelere uyumlu yatay ve doğayla bütünleşmiş taş ve ahşap yapılar ile koruma-kullanma dengesinin gözetilmesine hassasiyet göstererek elbette tahrip etmeden bu vahşi güzelliklerden yararlanabiliriz, sürdürebiliriz.
Çünkü, gidip gözleriyle gören insanımız yanında bizlerde yabancı ülkelerde tabiatın zerresine zarar vermeden nasıl yararlandıklarını filmlerde görüyoruz. Yüzde 48 eğime kadar rahatlık ile dağların zirvesine ulaşabilen, olumsuz çevresel etki değeri (çed) olmayan, dişli sisteme dayalı elektrikli dağ trenleri ve entegre teleferik sistemleri kullanarak milyonları konuk ediyorlar, doğadan yararlanmalarını sağlıyorlar.
Biz niye becermeyelim!
ULAŞALIM Mİ, GÜZELLİKLERİ YAŞAYARAK VARALIM Mİ!
Gelelim bugüne.
2026’nın Ağustos sonu…
Fikret Arifoğlu arkadaşım, “Bugünkü konum, yaylara yaptığınız ve öve öve bitiremediğiniz otoban yollarla ilgili” başlığı ile Ayder’i, Ayder’e çıkan yolu sayfasında yazmış. Meğerse daha eskilerde de tehlikeye dikkat çekmiş. 1990 lı yılların başında dönemin Rize valisine “Ayder'e yol yapmayalım, Ayder’i kaybederiz” deyince “olur mu öyle şey yolsuz turizm olmaz ve yaylalar bir şeye yaramaz” cevabını almış.
O tarihlerdeki Ayder'i bugün tarif etmek imkansız gibi. Kısaca bugün henüz kirletilmemiş diğer bazı yaylarımız gibi doğa harikası bir yer diye tanımlayayım. Netice de bir master plana dayanmadan artan trafiğe, talebe paralel yollar yapıldı, neticesinde Ayder ve diğer bazı yaylalarımız bugün şehirleşti. Esnaflık kültüründen nasibini almamışlarla ticaret merkezleri oldu. Dinlenme, seyretme ve huzur bulma mekanları olmaktan uzaklaştılar.
Aslında hiç birimiz yola karşı değiliz, arzumuz o coğrafyaya uygun yolların yapılması, yolda seyredenlerin varacakları noktalara tabiat güzelliklerini yaşayarak varmaları.
TAHSİN SANCAK’TAN AYDER’İN HİKAYESİ
Tahsin Sancak’da dün grupta Ayder’in en az 800 yıllık tarihi olduğunu yazdı; Arapça mezar taşlarında bizzat okumuş. 1984’de Çamlıhemşinli köylülerin Rize’de parti yöneticisi merhum İsmet Sevimli’ye “burada bir sıcak su var” demesine kadar yerel halkın dışında kimse Ayder’in farkında değildir. Dönemin Turizm Bakanı merhum Mesut Yılmaz’ın talimatıyla suyun tahlili yapılır, zengin mineralli bulunur.
Ancak yol yoktur, DSİ’nin araçları sondaj için Çamlıhemşin den yukarı gidemez... Sondaj araç ve ekipmanları parçalar halinde arazi araçlarıyla Ayder’e taşınır. Su değerlidir. Özel idare tesisi yapar. Yol da turizm kapsamına alınarak yapılır ve Ayder ortaya çıkar!
Ayder ortaya çıkar da turizm veya işletmecilikle ilgili her hangi bir deneyimi, eğitimi olmayan yerel halka teslim edilir. Oysa doğru olan sonraki çarpıklığı yaşamamak için gerekli eğitim ve bilinçlendirme yapıldıktan sonra yereldeki vatandaşın istifadesine, tasarrufuna bırakılmasıydı.
“%60 yeşil alana terk edilecek şekilde imar planını yaptık, Milli Park ilan ettirdik, böylece her türlü imar, inşa kültür ve tabiat varlıklarını koruma kurulu iznine tabi oldu” diyor Tahsin Sancak. Ama süreçte hep bir yerlerde kaçak oldu ki bugünkü Tatil Köyü kıvamına gelmişiz.
TATİL KÖYÜNE ULAŞIM ELBETTE OTOBANLA, TÜNELLE OLUR!
Eee artık bu kıvama gelinmişse artık geriye de dönme şansı kalmadığından! mecburen beton çağının enstrümanları ile burayı doğru dürüst bir tatil beldesine dönüştürmek kaçınılmaz oluyor. Nitekim büsbütün kilitlenen araç trafiğini çözümlemek için önceki yıl kocaman otopark tamamlandı, bu hafta da bir süredir yapımı devam eden otoban tarzı yolun bir kısmına Trabzonlu bakanın da katılımıyla görkemli açılış yapıldı.
94’de bakır kalsın, doğa bozulmasın yol yapmayalım denilen Ayder’e bugün sahilden, Ardeşen’den artık 40 km lik mesafe 55 dakika yerine 35 dakikada gidilebilecekmiş.
94’de takılı değilim şüphesiz, yazımın girişinde vurguladığım doğaya uygun, Alplerdekilere benzer yolların daha yukarılara da gitmesini arzu ediyorum ama bu 40 km lik hattın küçük geçişler haricinde tünele alınmasını doğru bulmuyorum. Bir yerden bir yere varmak için tünel dahil ulaşımın tüm teknolojilerinden yararlanılır. Ama Fırtına Deresine paralel, Çamlıhemşin İlçe merkezinin içinden, hafızlarımıza kazınmış o güzellikleri pas geçerek yaylaya varmak eşyanın tabiatına aykırı.
Ama diyeceksiniz ki orası artık yayla değil, tatil merkezi. O zaman diyecek lafım sadece ne olur diğer yaylalarımızın akıbeti benzer olmasın!
Recep Ali Aksoylu / Beykoz Zerzevatçıköy 2026.08.22