Toplum olarak genelde bir rehavet uykusundayken ülkece neler yaşanıyor biliyor musunuz? Tabii benimki de soru. Elbette bilmiyorsunuz. Zaten biliyor olunsaydı böyle uyuyan bir toplum olur muyduk, ondan da çok emin değilim. Ama şu kadarını söyleyeyim: Ülke olarak eğer uykudan başımızı kaldırmazsak, çok uzun olmayan bir zamanda pek çok gelişmenin yaşanacağı artık gözle görülebilen bir gerçek.
Çünkü bir yandan anayasa değişikliği için sözde eleştiri altında nabız yoklamaları yapılıp toplumsal refleks ölçülürken, diğer yandan da 7 ve 8 Temmuz'da NATO’nun Türkiye’de toplanması, bir anlamda yaşanacak gelişmelerin işaret fişeği gibi bir anlama gelebilir. Hem zaten bu iki gelişmeyi birbirinden çok ayırmadan, birlikte değerlendirmek ülkece yaşanabilecek gelişmelerin daha doğru anlaşılmasına yol açacaktır diye düşünüyorum.
Şimdi şöyle bir arkanıza yaslanıp düşünün. Neredeyse 2002 yılından beri, yani mevcut iktidar iş başına geldiğinden bu yana Türkiye’nin gündemine sürekli anayasa değişikliği getirilmedi mi? Pek çok kez bu değişikliği yapmalarına karşın yine sivil anayasa söylemiyle; anayasanın ilk dört maddesiyle birlikte 42. ve 66. maddesi yanında ulus kimliği, ulus devleti ve yurttaşlık tanımıyla ilgili maddeleri değiştirme yönünde sürekli eleştiriler yapılıp, toplumda bu yönde bir etki yaratılmaya çalışılmıyor mu?
Hatta bundan bir süre önce yine, "Madde 3'teki 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü' tabirinin de değişmesi gerekir. Çünkü devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz. Bu metin, 'Milletin devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü' şeklinde ifade edilmelidir. Bu seçkinci, devletçi anlayışın da yeni anayasada milletin gücü üzerine yükselen bir devlet anlayışıyla yeniden ele alınmasının önemli olduğunu düşünüyorum" denilmedi mi?
Peki, neydi bunun anlamı? Şuydu: "Devletin ülkesi" ifadesine karşı çıkılarak üniter devlet, "Devletin milleti olmaz" denilerek de ulus devlet yapısı hedef alınmaktadır. Yani istenilen; ABD istekleri doğrultusunda çok kimlikli, çok kültürlü federatif bir devlettir.
Zaten 2000’li yılların başında; tamamı Müslüman olan ülkeleri ilgilendiren ve İsrail karşısında ulus devlet bırakılmamasını amaçlayan Büyük Ortadoğu Projesi hedefinde 20 civarında ülke bulunuyordu ve bunlardan biri de Türkiye’ydi. Belki de tam olarak bu küresel projeleri hayata geçirebilsin, bu doğrultuda bir parti yapısı ortaya koyabilsin diye bu kadro 24 yıldır iktidarda tutuluyor. Nitekim 2000'lerin başında uygulamaya konulan bu projeyle birlikte Afganistan, Libya, Irak ve Suriye işte bu proje kapsamında hedeflendiği gibi paramparça edildi.
Mart 2025'te de ABD Temsilciler Meclisi üyeleri Gus Bilirakis ve Brad Schneider, "Türkiye ile Diplomatik İlişkileri Yeniden Düzenleme Yasası" adlı iki partili bir yasa tasarısı sundu. Bu tasarı, Türkiye'nin ABD Dışişleri Bakanlığı bürokrasisindeki statüsünün "Avrupa ve Avrasya Bürosu'ndan" çıkarılıp "Yakın Doğu Bürosu'na" taşınmasını öngörüyor. Bu da, Türkiye'nin resmi olarak bir Orta Doğu ülkesi olarak sınıflandırılması anlamına gelmektedir.
Tabii böyle olunca da bu sınıflandırma öyle yazıldığı gibi kâğıt üzerinde kalmıyor. ABD’nin en yetkili ağızlarından Orta Doğu ülkelerine demokrasinin uymadığı ve en uygun yönetim şeklinin ise monarşi olduğuna ilişkin açıklamalar yapılabildiği gibi, bununla da yetinilmeyip ABD tarafından İsrail’in bölgede ulus devlet istemediği bile söylenebiliyor.
Tüm bunlar söylenip Türkiye’ye kendilerince bir model biçtiklerinde ise her nedense hiçbir devlet yöneticisinden "Kimse bize demokrasi tarif etmesin, biz demokratik üniter bir ulus devletiz" türünden herhangi bir açıklama da yapılmıyor.
Sonrasında da herkesin bildiği üzere Osmanlı millet sistemi denilen, din esaslı, tüm etnik ve dini kimliklerin kendi içinde özerk oldukları, kendi dil ve dinlerini kullandıkları, hatta iş Osmanlı'dan başlamışsa kendi hukuklarının bile olduğu, ulus devletin paramparça edilmesini öngören bir devlet modeli bile gündeme getiriliyor. Hem zaten PKK liderinin "demokratik İslam" adı altında savunduğu da ulus devletin olmadığı, her etnik kimliğin sözde eşit sayıldığı, dini kimliğin ortak payda kabul edildiği bir devlet şekli olup tam da konu edilen Osmanlı millet sistemidir. Yani daha farklı bir şey değil.
Belki tüm bunları yazdıktan sonra diyebilirsiniz ki: "Tamam da bunun NATO ile ilgisi ne?"
İlgisi şu: Hani bazıları ABD NATO’dan çıkacak, biz NATO’da lider ülke olacağız rüyaları görüyorlar ya; iş öyle değil. ABD bir Orta Doğu NATO'su oluşturmak istiyor. Elbette Türkiye’ye orada önemli bir rol veriliyor ama Orta Doğu NATO'sunun lider ülkesi İsrail olacak. Hem bölge ülkelerine dayatılan ve pek çoğunun imzaladığı İbrahim Anlaşması da dolaylı yönden İran karşıtı bir ittifakı ve İsrail’in lider ülke olarak tanınmasını öngörüyor.
Böyle olunca; daha önce yetkililerce açıklanan İstanbul'un küresel ticaret merkezi yapılıp çok uluslu ordu yani NATO tarafından buranın korunması da hedeflenince, bu durum Rusya’nın kuşatılıp ABD'nin doğrudan giremediği Karadeniz'e dolaylı yoldan, yani NATO aracılığıyla girmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
Demek istediğim; bir yandan ülke anayasası ABD talimatları doğrultusunda değiştirilmeye çalışılırken, Boğazlar ve Karadeniz’deki egemenliğimizin de sizler farkına varmadan NATO’ya devredilmesi hedeflenmektedir. Yani Montrö ile Boğazlarımız üzerindeki egemenliğimizin sağlanmasının ardından, 100 küsur yıl sonra tekrar çok uluslu ordu koruması ortaya çıkıyorsa, bu düpedüz Sevr'in uygulanmasıdır.
Başka bir şey değil.
23 Haziran 2026





















