Rize’ye taşınalı henüz bir yıl bile olmamıştı. Sinem için bu şehir artık hem bir sığınak hem de bir mücadele alanıydı. Hayatının en büyük kırılmasını altı ay önce yaşamış, hikaye kahramanı Fikret Yılmaz’ın ani ölümüyle sarsılmıştı. O günden beri ne gece olmuştu onun için, ne de sabah... Ama hayat, yasla duranları beklemiyordu. Bir gazeteci olarak mesleğini sürdürmek zorundaydı.
O sabah da her zamanki gibi içinden hiçbir şey gelmese de ofise gitti. Bilgisayarını açıp önceki gün yaptığı röportajı yazmaya başlamıştı ki, telefon çaldı. Telefondaki ses, kardeşi Esma’nın okulundaki veli toplantısını hatırlatıyordu. “Saat 14.00’te sizi okulda bekliyoruz,” demişti nazik bir kadın sesi. Esma, onun için hayattaki tek yakınıydı artık. Tereddütsüz kabul etti.
Ali Metin Kazancı Lisesi'nde Bir Tesadüf
Saat tam 14.00’te okuldaydı. Esma’nın sınıf öğretmeni Edebiyat Öğretmeni Mustafa Kemal Yavuz, Sinem’i güler yüzle karşıladı. Kardeşini öve öve bitiremeyen öğretmen, teşekkür etmek için Sinem’in telefon numarasını istedi. Sinem bir an bile tereddüt etmedi; sonuçta karşındaki bir eğitimciydi.
Aradan bir ay geçti. Mustafa Kemal Yavuz aradı. “Cumartesi günü okulda Mehmet Akif ve İstiklal Marşı temalı bir şiir dinletimiz olacak. Hem dinleyici olursunuz, hem haber yaparsınız,” dedi. Sinem, sıradan bir davet gibi düşündü ve nazikçe kabul etti.
Cumartesi geldi. Program başladı. Sinem, salonun bir köşesine oturmuştu ki kardeşi Esma sahneye çıktı. Mehmet Akif’in “Asım’ın Nesli” şiirini okumaya başladı. Sinem’in gözleri doldu. Esma’nın bu kadar güçlü olduğunu görmek gurur vericiydi. Ayağa kalkıp fotoğrafını çekti. Tam yerine otururken Mustafa Kemal Yavuz yanına gelip usulca sordu:
“Eğer yanlış anlamazsanız, yarın sizinle bir yemek yemek istiyorum.”
Geçmişin Sırları
Ertesi gün Rize sahilindeki nezih bir restoranda buluştular. Mustafa Kemal Hoca, hayatını anlattı. Annesi ve babası tarafından terk edilmişti. Küçücük bir bebekken bir cami kapısına bırakılmış, devletin koruması altında büyümüş, yurtta geçmişti çocukluğu. Hiçbir kadına gönül verememişti. Ta ki Sinem’e kadar…
Sinem, kibarca ve açık bir dille ona şu yanıtı verdi:
“Şu an hiçbir şeye hazır değilim. Ama birbirimizi zamanla tanıyarak belki bir yol yürürüz.”
Her hafta sonu görüşmeye başladılar. Ama Sinem’in içini kemiren bir merak vardı: Mustafa Kemal Yavuz gerçekten anlattığı gibi biri miydi? Hikâyesi doğru muydu? Bir gazeteci olarak hep yaptığı gibi, bu sefer de araştırmaya başladı.
Zonguldak Yolculuğu
Tam 1,5 yıl boyunca aralıksız araştırdı. Hafta sonları Mustafa Kemal’e mazeretler üretti, şehir dışına çıktı. Sonunda Zonguldak’ta aradığı izleri buldu. Mustafa Kemal’in annesi Nilgün Hanım hâlâ hayattaydı. Kadıncağız gözyaşları içinde gerçeği anlattı: “Kocam istemedi. Ailem de sahip çıkmadı. Çaresizdim. Oğlumu cami kapısına bırakmak hayatımın en büyük pişmanlığı oldu. Ama onun hayatını hep uzaktan takip ettim. Şimdi Rize’de öğretmenlik yaptığını biliyorum… Ve… Bir kıza âşık olduğunu duydum…”
Sinem yutkundu. Gözyaşlarını saklayarak fısıldadı:
“O kız benim…”
Nilgün Hanım ellerine sarıldı. “Lütfen… Oğlumu bana sen kavuştur… Beni affetmese bile, bir kez olsun yüzümü görsün…”
Sinem, titreyen sesiyle söz verdi: “Elimden geleni yapacağım.”
İki Müjde ve Bir Sır
Ertesi gün Sinem, Mustafa Kemal’i aradı. “Yarın her zamanki yerde seni bekliyorum. Sana bir değil, iki müjdem olacak,” dedi.
Pazar günü geldi. Yemek yenildi. Ardından Sinem gözlerinin içine bakarak konuştu:
“Hocam, en başta duygularınızı dile getirmiştiniz. Ben de bu sürede sizi tanımaya çalıştım. Seni ihmal ettiğimi düşünüyorsunuz, farkındayım. Ama bunun bir sebebi vardı. Eğer hâlâ aynı düşünceye sahipseniz… Ben evlenmeye hazırım.”
Mustafa Kemal bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra merakla sordu:
“Peki… Şartınız nedir?”
Sinem gözlerini kaçırmadan şöyle dedi:
“Bir söz istiyorum: Ne olursa olsun beni dinleyeceksin. Çünkü sana şimdiye dek söylemediğim bir şey var…”
Mustafa Kemal’in yüzü bir anda değişti. Derin bir nefes aldı ve başını öne eğdi.
“Yoksa…” dedi. “Zonguldak’taki… Nilgün… Annemi mi buldun?”
Sinem’in sırasıydı şaşırma sırası. “Biliyordun…” diyebildi sadece.
Mustafa Kemal gözleri dolu dolu konuştu:
“Üniversiteye başlamadan önce çok aradım. Buldum da… Ama affedemedim. Bir anne çocuğunu cami kapısına bırakmaz. Beni sevmemişti. Şimdi beni sevdiğini söylemesi kolay. Ama kalbimdeki yara hiç geçmedi…”
İkisinin de gözleri dolmuştu. Sessizce kalktılar. Ne vedalaştılar ne bir söz söylediler.
Kırık Kalplerin Hikâyesi
Sinem, o gün masadan aşkını değil, acıyı yüklenerek kalktı. Ama biliyordu ki, bazı yaralar zamanla değil, cesaretle sarılır. Ve belki bir gün, Mustafa Kemal Yavuz’un kalbi de affetmeyi öğrenir. Sinem, sevginin yolunun sadece yakınlaşmak değil, bazen uzak durarak da iyileştirmek olduğunu anlamıştı.
Çünkü bazı hikâyelerde kahraman olmak, sadece sevmekle değil, affetmeyi öğretmekle mümkündü…






















