Aylar geçmişti. Rize’ye taşındığından beri birçok habere imza atan Sinem, işine dört elle sarılmış, şehirde yavaş yavaş tanınmaya başlamıştı. Ama bir süredir zihnini kemiren bir şey vardı: Mustafa Kemal Yavuz. Aylar önce tanışmış, kısa sürede nişanlanmışlardı. Fakat ilişkilerinin en kırılgan döneminde, Mustafa Kemal aniden ortadan kaybolmuştu.
İlk haftalarda endişelenmişti Sinem. Sonra kızgınlık başlamıştı. “Annenle sorun yaşıyorsun diye hıncını benden çıkarmak da ne demek?” diye söyleniyordu kendi kendine. O kadar çok soru vardı ki kafasında, cevapsız kalan… Günler, haftalar birbirini kovalamış, öfke yerini küskünlüğe bırakmıştı.
Bir pazar sabahı, çalan telefon sesi bu sessizliği bozdu. Ekranda bilinmeyen bir numara vardı. “Kim arar ki bu saatte?” diye mırıldanarak açtı telefonu. Karşıdan gelen ses, tanıdık ama bir o kadar da yorgundu. Mustafa Kemal Yavuz’du.
— “Sinem… Ben… kaza geçirdim. Dört ay komada kaldım. Telefonum parçalandı, sana ulaşamadım. Şu an Araştırma Hastanesi 3. kattayım…”
Sinem’in eli ayağı buz kesmişti. İçinden, “Bende neler düşündüm… Meğer çocuk ölümden dönmüş,” diye geçirdi. Gazeteci refleksiyle, “Ben böyle bir kazayı nasıl atladım? Bu nasıl dikkatsizlik!” diye kendini de suçladı. Sesini toparladı:
— “Geçmiş olsun. Birazdan hastaneye gelirim.”
Kısa sürede büyük bir buket çiçek yaptırıp hastaneye koştu. Mustafa Kemal’in yanına girerken kalbi sıkışıyordu. Onun solgun yüzünü görünce, bütün kızgınlığı buhar olup uçtu.
— “Bende sizin için neler düşündüm… Affet,” dedi gözleri dolarak.
Yaklaşık bir saat yanında kaldı. Ardından başhekim ve doktorla görüştü. Doktorlar, sağlık durumunun iyiye gittiğini, bir hafta içinde taburcu olabileceğini söylediğinde içi rahatladı.
Hastaneden çıkar çıkmaz, Mustafa Kemal’in annesi Nilgün Hanım’ı aradı. Onu sakinleştirdi, oğlunun iyi olduğunu ve yakında evine döneceğini söyledi. O günden sonra bir hafta boyunca, işten çıktığında soluğu hastanede aldı.
Taburcu olduğu gün, Mustafa Kemal hâlâ yürüyemiyordu. Sinem, tereddütsüz onu kendi evine getirdi. Yaz sezonu olduğu için gündüzleri işe gitmesi gerekiyordu; bu yüzden kardeşi Esma’yı nöbetçi yaptı.
Her akşam işten çıkınca, Mustafa Kemal’in sevdiği yemekleri yapıyor, ısrarla yediriyordu. Bir hafta sonra Mustafa Kemal ayağa kalkmış, balkon sefası yapabilecek hâle gelmişti. O akşam, gün batımında denizi izlerken Sinem konuşmaya başladı:
— “Aşkım, düğünümüze Nurgül Hanım’ı da çağırmak istiyorum. Ne dersin?”
Mustafa Kemal’in yüzü gölgelendi.
— “Sen istiyorsan çağırabilirsin ama ona tam anlamıyla anne gözüyle bakamam. Küçücükken beni yurda bırakmasını kaldıramıyorum. Annesizliğin ne demek olduğunu bilemezsin…”
Sinem derin bir nefes aldı.
— “Unuttun sanırım… Ben de yurtta büyüdüm. Aynı yarayı taşıyoruz. Birbirimizi en iyi biz anlarız.”
Bu konuşmanın ardından belediyeye gidip düğün tarihi aldılar. 15 gün sonra evleneceklerdi. Belediye çıkışında Sinem, Nilgün Hanım’ı arayarak düğüne davet etti. O gün ikisi de Sinem’in arabasına binecekken, hızla gelen bir tır frene basmadan üzerlerine daldı.
Göz açıp kapayıncaya kadar olan bu kazada Sinem sadece birkaç sıyrıkla kurtulmuştu. Ama Mustafa Kemal… Olay yerinde hayatını kaybetmişti. Sinem çığlık attı, ardından bayıldı.
Gözlerini hastanede açtığında, başucunda doktor vardı. Acı haberi teyit ederken boğazı düğümlendi. Mustafa Kemal’e mi yansın, onu annesiyle barıştıramadan toprağa vermek zorunda kalmasına mı, yoksa bu haberi Nilgün Hanım’a nasıl söyleyeceğini bilememesine mi?
Ertesi gün cenaze için Nilgün Hanım’a haber verdi. Kadın, yıllardır uzak olduğu oğlunun tabutunun başında yıkıldı. Rize Sahil Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından, Mustafa Kemal İslampaşa Mahallesi’ndeki Belediye Asri Mezarlığı’na defnedildi.
Sinem, hayatının en zor görevini yapmak zorundaydı: Sevdiği adamın ölüm haberini yazmak. Klavyesinin başında oturduğunda parmakları titredi. Her cümlede boğazı düğümlendi. Ama yazdı… Hem gazeteci hem nişanlı hem de geride kalan olarak.
O gece, deniz kıyısında yalnız başına yürüdü. Rüzgâr saçlarını savururken, balkon sefasında yaptıkları o konuşma geldi aklına. “Birbirimizi en iyi biz anlarız” demişti. Artık anlıyordu ki, bazı yaralar asla kapanmıyor. Ve bazı hikâyeler, tam mutlu sona yaklaşmışken yarıda kalıyordu.



















