Gazeteciliğe adım attığından beri Sinem, insanların hayatlarına dokunmayı en büyük mesleki amacı olarak görmüştü. O, yalnızca haber peşinde koşan bir gazeteci değil, hikâyelerin kalbine inmeyi seven biriydi. Belki de bu yüzden aylar önce yaptığı o röportaj hayatını derinden etkilemişti.
Fikret Yılmaz’ın hikâyesi bir haberden çok daha fazlasıydı. Yıllarını yalnızlıkla, hayal kırıklıklarıyla ve geçmişin gölgesinde geçirmiş bir adamın yürek burkan yaşamı, Sinem’in kaleminde can bulmuştu. Türkiye Gazeteciler Derneği’nin düzenlediği yarışmada mansiyon ödülü almasına vesile olan bu haber, Sinem’in meslek hayatındaki en değerli başarısıydı. Ama aldığı ödülden çok, hikâyenin kahramanı Fikret Yılmaz aklından hiç çıkmıyordu.
O günden beri Fikret Yılmaz’ı hiç görmemişti. Röportaj sırasında almış olduğu adres cebindeydi ama bir türlü cesaretini toplayıp onu yeniden ziyaret edememişti. Ödül töreni bahanesiyle İstanbul’a gitmek, ardından Trabzon’a döner dönmez bu işi ertelememek için kendi kendine söz verdi.
Ödül töreninde ismi anons edildiğinde Sinem’in ayakları titredi. Kalabalığın önünde, İletişim Başkanı’nın elinden ödülünü alırken, kürsüde söylediği cümle herkesin yüreğine dokundu:
"Bu ödülü Fikret Yılmaz’a, bana hikâyesini anlatma cesaretini gösterdiği için armağan ediyorum."
Tören sonrası gelen tebrikler, meslektaşlarının övgüleri Sinem’i mutlu etse de aklında tek bir soru vardı: "Acaba Fikret Amca nasıl? Neler yaşıyor şimdi?"
Trabzon’a döner dönmez Fikret Yılmaz’ın evine gitmeye karar verdi. Adresi bulmak zor olmadı ama karşısında beklediği manzara yoktu. Verilen adreste şimdi büyük bir apartman yükseliyordu. Şaşkın bir şekilde çevreye bakınırken, binanın önünde oturan bir kadına Fikret Yılmaz’ı sordu. Kadının söylediği şey Sinem’i daha da şaşırttı.
"Bu bina bir zamanlar onundu ama şimdi mahallenin üst tarafında küçük bir kulübede yaşıyor. Ama dikkat et, kafayı biraz üşüttü diyorlar."
Sinem bu uyarıyı duymazdan geldi. İçinde bir huzursuzluk vardı ama korkuya yer yoktu. O bir gazeteciydi ve bu hikâyeyi yarım bırakamazdı.
Kulübeyi bulduğunda kapı aralıktı. İçeriden zayıf bir ses geldi:
"Buyur."
Sinem kapıyı hafifçe araladı, içeri girdi. Aradan aylar geçtiği için Fikret Yılmaz onu hemen tanıyamadı.
"Fikret Amca, ben Sinem. Hani sizinle röportaj yapmıştım."
Fikret Yılmaz’ın yüzünde yorgun ama samimi bir tebessüm belirdi.
"Unuttun sandım kızım. Bir daha uğramaz diye düşünüyordum."
Sinem gözleri dolarak yanına oturdu. Çantasından küçük bir kutu çıkardı.
"Sana bir telefon getirdim Fikret Amca. İçine numaramı da kaydettim. Başına bir şey gelirse beni ararsın olur mu?"
Fikret Yılmaz tereddütle baktı:
"Kızım sağ ol ama bunun faturası ne olacak? Benim öyle bir imkanım yok."
Sinem kararlı bir şekilde gülümsedi:
"Onu da ben ödeyeceğim Fikret Amca. Yeter ki bana ulaşabil."
O an aralarındaki bağ daha da güçlendi. Sinem merakla sordu:
"Peki bu sekiz ayda neler yaşadın?"
Fikret Yılmaz başını eğdi, gözleri bir noktaya dalmıştı:
"Hemen her gün Arzu’nun mezarına gittim. Onunla konuştum. Onu affedemedim ama unutamadım da. Bana veda edişini, beni bu dünyada yalnız bırakışını her gün yeniden yaşadım. Ona sitem ettim ama yine de gidip onunla dertleştim."
Sinem şaşkınlıkla sordu:
"Ama Fikret Amca, sen bana Arzu’nun seni aldattığını, seni oyaladığını söylemiştin. Onu nasıl affettin?"
Fikret Yılmaz gözlerini yere indirerek kısık bir sesle cevapladı:
"Kızım… Sen hiç âşık olmadın sanırım…"
Bu cümlede öyle bir hüzün, öyle bir kabulleniş vardı ki Sinem’in içini derinden dağladı. O an aşkın ne kadar karmaşık, ne kadar yıkıcı ama aynı zamanda ne kadar vazgeçilmez olduğunu hissetti.
Sessizlik bir süre ikisinin arasında asılı kaldı. Sonra Fikret Yılmaz başını kaldırıp son bir ricada bulundu:
"Kızım… Bana bir şey olursa, eğer ölüm haberimi alırsan… Ne olur, Arzu’nun ailesini ikna et. Onun yanına göm beni. Son dileğim bu."
Sinem’in gözleri doldu ama ağlamadı. Gözyaşlarını içine akıtarak başını salladı:
"Söz veriyorum Fikret Amca. Söz veriyorum."
Oradan ayrılırken Sinem, kendi kendine mırıldandı:
"Aşk… Sen nelere kadirsin…"
O günden sonra Sinem, Fikret Yılmaz’ı sık sık ziyaret etti. Onların dostluğu bir gazeteci ile bir hikâye kahramanı arasında başlayan bir bağ değil, iki yalnız kalbin birbirini bulduğu bir yoldaşlığa dönüştü.


















