Büyük krizlerin ekonomik faturası bir şekilde tahsil edilir; ancak yarattığı siyasi enkazın altından kalkmak kurumsal bir çürümeyi de beraberinde getirir.
Türkiye’nin bugün içine sürüklendiği yaklaşık 18 milyar dolarlık o devasa fon krizi, artık batan tasarrufların ya da borsa manipülasyonlarının çok ötesinde, doğrudan devlet mekanizmasının ve toplumsal yapı taşlarının iflas belgesidir.
AK Parti kulislerinde yüksek sesle dillendirilen Fatma Betül Sayan Kaya’nın istifası, kurucu isimlerin çocuklarına kadar uzanan nüfuz ticareti iddiaları ve sahada biriken kontrolsüz öfke, bu skandalı cumhuriyet tarihinin en keskin siyasi tasfiye sürecine dönüştürüyor.
Devletin denetleyici ve düzenleyici kurumlarının koridorlarında büyütülen bu finansal canavar, uzun vadede ülkenin sadece ekonomik dengelerini değil, doğrudan iktidar haritasının ve devlet-toplum sözleşmesinin temellerini dinamitliyor.
Bugün meclis kürsülerinden yükselen erken seçim çağrıları ve muhalefetin siyasi sorumluluk oklarını doğrudan Cumhurbaşkanlığına doğrultması, rejimin kriz yönetme kapasitesinin tıkandığının analitik bir göstergesidir.
İktidarın sembol isimlerinden Bülent Arınç’ın, şeffaflık sağlanmazsa bu krizin sandıkta "seçim kaybettireceği" yönündeki itirafı, parti içindeki panik havasının ve yaklaşan 2028 seçimleri öncesi derinleşen iç hesaplaşmanın yapısal bir kanıtıdır.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), BDDK ve MASAK gibi yapıların, tehlikeyi 2025 sonundan itibaren bilmelerine rağmen fonların 822 milyar TL'ye fırlamasına göz yumması, üzgünüm; Ne yazık ki! liyakatsizliğin ve bürokratik vesayetin yeni bir formudur.
Syn, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kontrolü doğrudan Devlet Denetleme Kurulu ve yeni Fon Koordinasyon Kurulu ile Külliye’de toplama hamlesi, kurumsal çöküşün ve bakanlıklar düzeyindeki yönetim zafiyetinin baypas edilerek otoriter kriz yönetimiyle örtbas edilme çabasından başka bir şey değildir.
Vatandaşın adalet duygusunda açılan bu sistemsel yara, meseleyi "siyaset üstü" ilan etmeye çalışan ya da erişim engelleriyle sansürleyen yapay gündem mühendisliğiyle kapatılamayacak kadar derindir.
Fakat bu devasa soygun mekanizmasının tıkır tıkır işlemesinden daha vahim ve analitik olarak incelenmesi gereken asıl olgu; toplumun hak arama ve denetleme organları olması gereken sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin sergilediği sefalettir.
Yüz binlerce insanın emeği organize bir şekilde buharlaştırılırken, emek ve meslek örgütlerinin derin bir eylemsizliğe gömülmesi, cılız ve bürokratik açıklamalarla günü kurtarmaya çalışması tam anlamıyla bir suç ortaklığıdır.
Sivil toplumun bu eksik, ödlek ve işbirlikçi tavrı, iktidarın krizin üstünü örtmesini kolaylaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda kitlelerin adalet arayışını tamamen felç ediyor.
Sendikaların, tabanlarının ekonomik haklarını korumak yerine statükonun konforunu seçmesi, kendi toplumsal meşruiyetlerini tamamen bitirmiştir. Sivil alanın bu bilinçli ataleti ve sisteme eklemlenmiş hali, halkın organize bir direnç mekanizması geliştirmesini engelleyerek siyasi yansımaların yalnızca yukarıdaki koltuk savaşlarıyla sınırlı kalmasına ve krizin yapısal nedenlerinin gözden kaçırılmasına hizmet etmektedir.
Bu tablonun geleceğe dair en net ve kaçınılmaz siyasi projeksiyonu, hafızalardaki o tanıdık tarihsel çöküşte saklıdır.
AK Parti’yi 2002 yılında tek başına iktidara taşıyan ana kaldıracın, 2001 yılındaki bankacılık krizinin yarattığı toplumsal yıkım ve yolsuzluk düzeni olduğu gerçeği, bugün mevcut iktidar bloğunun önündeki en somut tehdittir.
Sendikalar ne kadar kafasını kuma gömerse gömsün, sivil toplum ne kadar susarsa sussun; orta sınıfın tamamen tasfiyesiyle sonuçlanan bu finansal deprem, seçmen eğilimlerinde radikal ve kalıcı bir kırılmayı tetikleyecektir ve her kesimin bu krizde payı vardır.
Dolayısıyla bu fon krizi, birkaç bürokratın feda edilmesi ya da kabine revizyonuyla geçiştirilebilecek bir skandal değildir; geleceğin Türkiye’sinde güç dengelerinin nasıl radikal biçimde el değiştireceğini ve devlet-toplum ilişkilerinin hem kamusal hem de sivil düzeyde sıfırdan nasıl inşa edilmek zorunda kalınacağını gösteren tarihsel bir dönüm noktasıdır.
İktidarın bu dönüşümü yapmak mecburiyeti "Ya varız, ya yokuz" seçeneği ile kendisini başbaşa zorunlu bir
"Yol ayrımına" getirmiştir.
Kurtuluş reçetelerinin başarılı olmasını Güzel Ülkem ve Kadirşinas Milletimiz ve kendi şahsım adına gönülden temenni ederim.
Sevgi, Muhabbet ve Saygı ile...
Geçmiş Banka Soygunları -Şimdi; FON KRİZİ
-
Yasemin ÖZÇELİK
BİR KAPI ÇALINIR, BİR HAYAT DEĞİŞİR
-
Mustafa KABA
Geçmiş Banka Soygunları -Şimdi; FON KRİZİ
-
Recep Ali AKSOYLU
Recep Ali Aksoylu Turizm Sektörü Analizi / 2026.10.02
-
Nusret Kebapçı Laiklik Olmadan Ulus Olunur Mu?
-
Metin TOPÇU
Rize İle Ne İşiniz Var
-
Gündoğdu YILDIRIM
KİTAP FUARLARI
-
Adnan ONAY
BORSA VURGUNU GÖZ GÖRE GÖRE GELDİ
-
Fethi Karadeniz
METİN AĞABEY’E SON MANŞET
-
İsmet KÖSOĞLU
Can Erzincan Dedikleri
-
Muazzez Toğrul
Şiddet Her Yerde
ÇOK OKUNANLAR
-

Rize'de Bu Duruma Dur Demenin Vakti Geldi De Geçiyor
-

Cem Temizel’den RTSO İçin İki Dönem Sözü
-

VJ Bülent’ten Ayşe Arman polemiğine ilişkin çarpıcı açıklamalar: “Beni boş beleş bir fenomen zannetti sanırım”
-

Eczacıbaşı Peron İstanbul sezona Nilüfer'le başlıyor
-

İBB'den İstanbul'un kalbine 1 milyarlık yatırım













