Habere Tanık Rize Haberleri, Sondakika Rize haberleri,
HV
31 MAYIS Pazar 13:11

Giriş Tarihi :
YORUMLAR
Ahmet BİLGİN 12 ay önce
Hikayenizi okudum. Hikaye güzel ama işlediğiniz konuyu yazarken acaba aynaya baktınız mı hiç?
Ömer sarı 12 ay önce
Vicdan öyle ince bir çizgidir ki bu fani dünyada yaşayan her canlı için bir sırrat köprüsüdür aslında kimi rahat rahat geçer kimi ise düşe kalka mevlam vicdan dan vede merhamet ten uzak tutmasın
Halil Aktaş 12 ay önce
Güzel
Keremcem Akın 12 ay önce
Yazılarınızı sürekli takıp eden bir okuyucunuzum. Bir eğitimcinin neleri yapmasını, neleri yapmamasını çok iyi anlatmışsınız. Bir eleştirim meslektaşlarınıza sizin anlattığınız eğitimci bir elin parmakları kadar az. Öyle eğitimciler bu sayfada okuyorum ki burunları 3m. havada. Sorsanız yüksek dağları kendileri yarattı derler..
AHSEN YILDIRIM 12 ay önce
Öncelikle kaleme aldığınız bu yapıcı ve gerçekçi değerlendirme için teşekkür ederim. Gerçekten de Trabzon gibi sürekli yağış alan bir şehirde altyapının çökmesi bir kader değil, ihmaller zincirinin sonucudur. Yazınızda çok güzel bir şekilde dikkat çektiğiniz gibi, mesele suçlu aramaktan çok, artık bilimin ve uzman görüşlerinin öncelikli olması gerektiği bir noktadayız.

Geçmişte yapılan hataları hatırlatmanız ve o dönemde yapılan uyarıların nasıl kulak arkası edildiğini örneklerle anlatmanız çok değerli. Bu uyarıların dikkate alınmadığına bizzat şahit olan bir Trabzonlu olarak, maalesef biz de her felaket sonrası aynı sahneyi izliyoruz: Önce şok, sonra suçlamalar, sonra unutma…

Ancak siz, tam da olması gerektiği gibi meseleye çözüm odaklı yaklaşmışsınız. Suçlamak kolay, önemli olan hatadan dönmek ve ortak akılla kalıcı çözümler üretmek. Özellikle altyapıyı yapan firmaların sorgulanması ve denetim mekanizmasının güçlendirilmesi gerektiğine yürekten katılıyorum.

Umarım yetkililer de bu çağrınızı duyar ve şehrimize yakışır bir çözüm süreci başlatırlar. Çünkü Trabzon, artık günü kurtaran işler değil, geleceği inşa eden çalışmalar hak ediyor. Emeğinize sağlık!
AHSEN YILDIRIM 12 ay önce
Ne kadar doğru ve ne kadar dokunaklı bir yazı… Okurken hem içim ısındı hem de bir iç hesaplaşma yaşadım. Çünkü gerçekten de eğitim sadece bilgi vermek değil, bir kalbe dokunabilmektir. Bugün nice başarılı öğretmenler gördük ki, öğrencilerinin sadece aklına değil, ruhuna da ulaşabilmişler.

Yazıda geçen “Kalbini bir çocuğun yüreğiyle hizalayabilir misin?” sorusu bence her eğitimcinin aynası olmalı. Bu soruya gönülden "evet" diyemeyen biri, ne kadar donanımlı olursa olsun eksik kalır.

Öğretmenlik mesleğine yönelen herkesin bu yazıyı okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada hatırlatılan değerler; müfredatların, sınav sistemlerinin, başarı belgelerinin çok ötesinde.

Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Bu yazı gerçekten vicdan kaşındırıyor. Ve bu, hepimizin biraz ihtiyacı olan bir rahatsızlık.
Atakan 12 ay önce
İnsanın içini ısıtan cümleler olmuş doğuda çalışmış biri olarak özlediğim günler .

Hülya Yılmaz 12 ay önce
Geçmişin ve Hatıraların Gücü
Metin, zamanın hızla geçişiyle başlar. Bu geçiş, hem mevsimsel (kışın gelişi), hem de duygusal olarak vurgulanır (üniversite döneminin geçişi). Hayati'nin geçmişe dönük düşünceleri, hatıraların ne kadar canlı olduğunu gösterir. Zaman geçse de duygular ve anılar insanı bırakmaz.
Gençlik Aşkı ve İtiraf Edilemeyen Hisler
Hayati'nin Selin’e duyduğu ama tam anlamıyla dile getiremediği bir aşk vardır. Onun güzelliğini, sesini, varlığını içten içe sever ama söyleyemez. Bu sevgiyi en iyi ifade edebildiği yer, sazı ve müziğidir.
Saz, Hayati'nin duygularının dili olur.
Kültürel Hafıza: Sarı Gelin Hikayesi
Profesörün anlattığı "Sarı Gelin" hikayesi, sadece bir folklorik anlatı değil, aynı zamanda karakterlerin yaşadığı duygularla paralellik kurar. Aşk, ayrılık, imkânsızlık, ölüm… Tüm bu temalar hem Sarı Gelin'de hem Hayati’nin içinde yaşadığı duygularda vardır.
Halk hikâyeleri, bireysel hikâyelere tercüman olur.
Hakan Yılmaz 12 ay önce
Kaleminize, yüreğinize sağlık! Her kelimesinde toplumun iç sesi olmuşsunuz. Ne yazık ki siyaset kurumu, artık çözüm üretme alanı olmaktan çıkıp bir kısır döngüye dönüştü. Herkes sadece kendi cephesinden konuşuyor, kimse halkın gerçek sorunlarını duymuyor, görmek istemiyor.
Birbirini karalamakla, hakaretle, kavga ederek ülke yönetilmez. Bizler artık "kimin haklı olduğu" tartışmalarını değil, "kimin halk için ne yaptığı" konuşmak istiyoruz.
Atatürk'ün adı da din gibi, bayrak gibi, maalesef oy devşirme aracı haline getirildi. Bu da en büyük saygısızlık! Oysa bu değerler birleştirici olmalıydı, ayrıştırıcı değil.
Cumhuriyetimizin 100. yılına yakışan, kavga değil; birliktir, akıldır, üretimdir, adalettir. Bu çağrınıza yürekten katılıyor ve bir vatandaş olarak diyorum ki: Artık susun, çalışın!
Söz milletin ve millet artık susmuyor!
Canan Ceylan GÜZELDAL 12 ay önce
Bu metin, yalnızca bir aşk hikayesinin anlatımı değil; aynı zamanda zamanın, müziğin ve kültürel mirasın bir insanın iç dünyasındaki yankılarını da içeren derinlikli bir edebi dokunuşla örülmüş bir anlatıdır. Kar tanelerinin yeryüzüne düştüğü o ağırbaşlı mevsimde, içsel mevsimlerin de değiştiği bir geçiş anı yakalanmıştır. "Kış soğukları" sadece dışsal bir iklim değil; aynı zamanda karakterlerin iç dünyasındaki özlemleri, hüzünleri ve yarım kalan duygularını da simgeler.

Hayati'nin iç sesi, aşkın diliyle değil, sazın telleriyle konuşur. Anlatıda saz, yalnızca bir enstrüman değil; geçmişin mirası, dedenin hatırası, sevdaların tercümanı ve söylenemeyenin sesi olur. Bu anlamda "kopan tel", sadece fiziksel bir kırılmayı değil, Hayati’nin içinde bir şeyin eksildiğini, ama aynı zamanda da bir şeylerin tamamlandığını simgeler. Sazın susması, insanın konuşmaya cesaret edemediği anlarda aşkın yükünü taşıyan sessiz bir çığlıktır.

Selin’in sesiyle birleşen bu duygu yoğunluğu, Sarı Gelin türküsüyle zirveye çıkar. Türkü burada bir halk ezgisi olmanın ötesine geçer; acının, ayrılığın, sevdanın, kadim hikâyelerin yankısı haline gelir. Profesör’ün gözyaşları ise anlatıya beklenmedik bir derinlik ve trajik bir güzellik katarken, geçmişle şimdiki zaman arasında bir köprü kurar. Sarı Gelin sadece anlatılan bir hikâye değil; yaşanmış, hissedilmiş, sevdayla iç içe geçmiş bir hayattır onun için.

Metnin sonundaki "Sil dedi yaşlarını. Bırak artık bundan sonra sen değil, sazın ağlasın." cümlesi, hem tematik hem de duygusal anlamda doruk noktasıdır. Bu cümleyle, aşkın acısı kabul edilir, ancak artık taşıyıcısı değişir: İnsan susar, saz konuşur. Bu bir vedadır belki, ama aynı zamanda bir kabulleniş, bir olgunlaşma ve içsel bir barıştır da.

Sonuç olarak, bu metin, sade ama kuvvetli bir anlatım diliyle; aşkı, kültürü, hüznü ve büyümeyi aynı potada eritmiş; okuyucuyu hem duygusal hem de düşünsel bir yolculuğa çıkarmıştır. Devamı beklenirken, anlatının bu ilk bölümü dahi bir novella zarafeti taşımaktadır.
Selen Karagöz 12 ay önce
Gülcan hanımcım, çok teşekkür ederim. Harikasınız
Selen Karagöz 12 ay önce
Serap Aksu, çok teşekkür ederim. Evet kitaplaşınca sitedeki okurlara imzalı hediye edeceğim ama biraz daha yolu var “Kar Sıcaktı”nın
Gülcan YILDIRIM 12 ay önce
Bu hikayede anlatılmak istenen, insanın yaşamının son demlerinde huzur, sevdikleri ve doğup büyüdüğü topraklarla vedalaşma arzusunun önemi ve modern tıbbın bazen bu doğal sürece karşı gelme çabalarının bireyi ve ailesini yıprattığı gerçeğidir.

Özellikle hikayede, Umay Ana’nın çocuklarına "Beni bu doktorların eline bırakmayın, son nefesimi toprağımda vereyim" diye seslenmesine rağmen, onların onun vasiyetini anlayamamaları ve son günlerinde onu şehirde, hastane odalarında yaşam mücadelesine mahkum etmeleri vurgulanıyor. Evlatların iyi niyetle bile olsa sevdiklerini yaşatmaya çalışırken onların arzularını, huzur isteklerini ve doğal ölüme yönelme taleplerini görmezden gelmesi üzerinde duruluyor.

Ayrıca hikaye, insanın ömrünün sonuna doğru köklerine, memleketine, doğaya ve sevdiklerine dönme ihtiyacı ile modern dünyanın yapay, soğuk ve mekanik sistemleri arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor. Güller, doğanın, sevginin ve Umay Ana’nın köy özleminin sembolü olurken, hastane, doktorlar ve yoğun bakım, modern dünyanın insanın son anlarını doğallıktan uzaklaştıran unsurları olarak tasvir ediliyor.
Goncagül Erdoğan 12 ay önce
Yazının temel mesajı gerçekten de çok anlamlı. Günümüzde milliyetçilik deyince sadece semboller ve söylemler üzerinden bir tartışma yürütüldüğünü görüyoruz. Oysa asıl mesele, ülkenin kaynaklarını, ekonomisini ve toprağını koruyarak tam bağımsızlık ilkesine sahip çıkmak olmalı. Bu yazı, milliyetçiliğin sadece bir söylem değil, aynı zamanda ülkenin geleceği için somut bir duruş olduğunu çok güzel ifade etmiş. Umarım daha çok insan bu bakış açısını benimser."
Gülcan YILDIRIM 12 ay önce
Gerçek milliyetçilik, sadece ulusun diline, bayrağına, vatanına ve devletine değil; aynı zamanda ülkenin ekonomik bağımsızlığına, toprağına, tarımına, sanayisine, yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, maliyesine sahip çıkmayı ve bunların yabancıya peşkeş çekilmesine karşı durmayı da gerektirir.

Yani yazar, milliyetçilik kavramının sadece kültürel ve sembolik unsurlarla sınırlı kalmaması gerektiğini, aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ve ülkenin kaynaklarının korunmasını da kapsaması gerektiğini vurguluyor. Özetle, "Gerçek milliyetçilik, ekonomide, tarımda, sanayide tam bağımsızlıktır" fikri temel düşüncedir.
Gülcan YILDIRIM 12 ay önce
Bu hikayede ana konu, yaşlılık, ölüm, vefa ve özlemdir. Hikaye, Umay Ana’nın yaşlılıkla birlikte gelen güçsüzlüğü ve hastalığı, buna karşın kızının ona olan sevgisi ve bağlılığı ile örülüdür. Ancak hikayenin merkezinde, Umay Ana'nın son dileğinin gerçekleşmemesi, köyünde, doğduğu topraklarda huzur içinde ölmek isteğinin çocukları tarafından anlaşılamaması ve modern tıbbın çaresizliği yer alır. Sonuçta, ölümün kaçınılmazlığı ve her şeye rağmen doğal, sevdikleriyle ve toprağıyla vedalaşarak gitmenin arzusu, hikayenin ana temasını oluşturur.

Devamında bu ana tema daha da derinleşerek insanın fıtratıyla, yaşam döngüsüyle ve modern dünyada ölümün mekanikleşmesiyle bir yüzleşme ortaya koyabilir.
Serap AKSU 12 ay önce
Hikayelerinizin sürekli takipçisiyim. Her yeni hikaye bambaşka güzellikle karşımıza çıkıyor. İnşallah bunlar bir kitap şeklinde elimizde olur
Serap AKSU 12 ay önce
Bu yazıda anlatılanlar, gündemdeki hızlı değişimlerin aslında neye hizmet ettiğini anlamamız açısından çok önemli. Evet, ülkemizde gündem neredeyse her gün değişiyor, ama bu karmaşanın ardında Türkiye’nin temel yapı taşlarına yönelik tehlikeli bir planın adım adım ilerlediği görülüyor. 1924 Anayasası ve Lozan Barış Antlaşması’nın hedef alınması, bunların yerine ademi merkeziyetçi, yerinden yönetim ya da federasyon gibi yapılar önerilmesi kesinlikle tesadüf değil.

Bu metinde işaret edilen şu gerçek beni çok etkiledi: Neoliberal ekonomi politikalarıyla ülkenin ekonomisi yerli olmaktan çıkıyor, üretimden kopartılıyor. Bu durum, sadece ekonominin değil, siyasetin de merkezden uzaklaştırılması ve daha küçük, zayıf birimlere ayrılmasıyla tamamlanıyor. Ekonomi ve siyaset birbirine bağlı bir sistem, biri çökerse diğeri de etkileniyor. Bu yüzden, bugün sözde “açılım” ve “demokrasi” gibi kavramlar üzerinden oluşturulmaya çalışılan algının arkasında aslında ulus devleti zayıflatma ve ülkeyi emperyalizmin güdümüne sokma hedefi olduğunu görmek zorundayız.

Bu yazıyı okurken şunu anladım: Türkiye’nin geleceği, bugünkü karmaşada gözden kaçırılabilecek kadar önemli bir kırılma noktasında. Bizler halk olarak bu oyunlara gelmemeli, hem ekonomik hem siyasi anlamda güçlü ve bağımsız bir Türkiye için ulus devletimize sahip çıkmalıyız. Bu yazı, farkındalığı artırmak ve bu konulara dikkat çekmek açısından çok değerliydi.
Sinem YILMAZ 12 ay önce
“Terörsüz Türkiye” Söylemi ve Tehlikeli Yanılgı

Son günlerde “Terörsüz Türkiye” söylemi, sık sık gündeme getiriliyor. Ancak bu söylem, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gerçeği göz ardı edilerek, yalnızca duygusal bir yaklaşımla ele alınıyor. Oysa Türkiye’nin geleceği açısından bu tür bir basitleştirme ciddi riskler taşımakta.

BOP, hatırlanacağı üzere Müslüman çoğunluklu 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörüyordu. Bu plan, özellikle yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yoğunlaştığı bölgelerde, parçalanmış devletlerden oluşan yeni bir düzen kurmayı amaçlıyordu. “Büyük Kürdistan” projesi, bu planın odak noktalarından biriydi. Tarih bize gösteriyor ki bir ülkenin büyümesi genellikle başka ülkelerin zayıflatılması ve bölünmesi pahasına olur.

Batı’nın sözde “demokrasi” ve “özgürlük” anlayışı, ulus devletleri güçlendirecek temel hakları değil, etnik ve dinsel kimlikler üzerinden belirginleşen talepleri öne çıkarıyor. Bu yaklaşım, hem ulusal birliği hem de sosyal barışı tehdit ediyor. Batı’nın etnik ve dinsel kimlikçi yapıları silahlandırıp, ekonomik ve siyasi baskılarla ülkeleri parçalamaya çalışması, Suriye ve Irak örneklerinde açıkça görüldü. Şimdi ise “Terörsüz Türkiye” söylemiyle benzer bir planın Türkiye için gündemde olduğu endişesini doğuruyor.

Unutulmaması gereken bir gerçek var: Hiçbir terör örgütü kendi başına siyasi amaçlar güdemez. Bunlar, emperyalist güçlerin bölgeyi çıkarlarına göre şekillendirmek için kullandıkları araçlardır. KCK’nın farklı isimlerle dört ülkede faaliyet göstermesi ve Lozan ile 1924 Anayasası’na yönelik saldırılar, bu planın ipuçlarını veriyor.

Kandil’den gelen “Görüşmeyi yenilen taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok” açıklaması, PKK’nın Suriye’deki devletçikle birleştiği ve Türkiye’deki etkinliğinin azaldığını da ortaya koyuyor. Fakat “Terörsüz Türkiye” söylemi, gerçekte federatif bir yapının altyapısını hazırlayacak anayasa değişikliklerine zemin hazırlamak için toplumu ikna etme stratejisi olabilir.

Sonuç olarak, “terörsüz” bir Türkiye istemek elbette haklı bir taleptir. Ancak bu söylemin ardındaki niyetleri ve emperyalist planları göz ardı edersek, terörle mücadele değil, ulus devletin zayıflaması ve bölünme tehdidiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu nedenle, bu söyleme karşı daha dikkatli ve bilinçli yaklaşmak, Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunmak her zamankinden daha önemli.
Sinem YILMAZ 12 ay önce
Bu hikaye beni derinden etkiledi. Fikret Yılmaz’ın yaşadıkları, sadece bireysel bir trajedi değil, hepimizin bir yerinden tanıdığı duyguların yankısıydı. Hikayede, bir gazetecinin meraklı gözlerinden süzülen detaylar ve Fikret’in kırık dökük hayatı, içime dokundu. Cemal Süreya’nın dizeleriyle anlatının iç içe geçmesi ise metne hem hüzün hem de derinlik katmış. Sinem’in Fikret’e gösterdiği empati, bana gazeteciliğin sadece olayları yazmak değil, insanın hikayesini duyurmak olduğunu hatırlattı. Herkesin bir Fikret Yılmaz’ı vardır belki de. Okurken düşündüm; belki de bazen “hiç insanı” gibi gördüklerimiz, aslında hepimizin içinde saklı olan kırık kalplerin sesi. Çok dokunaklı ve düşündürücüydü.
Canan Ceylan GÜZELDAL 12 ay önce
Bu hikâye, insan ruhunun derinliklerine dokunan, sevginin, kaybın ve pişmanlığın sarmalında kaybolmuş bir adamın sessiz çığlığı olarak yankılanıyor. Fikret Yılmaz karakteri, toplumun kıyısında unutulmuş, hayattan darbe üstüne darbe yemiş, ama hâlâ bir şekilde var olmaya çalışan bir insanın simgesi. Hikâyede Sinem’in gazeteci merakıyla başlayan yolculuk, sadece bir haberin peşinde koşmak değil, insanı insan yapan duyguların keşfiyle sonuçlanıyor.
Fikret’in anlattıkları, ilk bakışta basit bir trajedi gibi görünse de, aslında modern zamanların insan ilişkilerine ve çıkar odaklı tutumlarına dair derin bir eleştiri barındırıyor. Arzu karakteri, yüzeyde bir "femme fatale" gibi dursa da, onun da bir sisteme sıkışmışlık hali var: aşk, para ve sosyal statü arasında sıkışmış bir kadın. Fikret ise, bu karmaşanın içinde duygularına yenik düşerek hem maddi hem de manevi olarak çöküyor.
Metin, Cemal Süreya'nın dizeleriyle doruk noktasına ulaşıyor. "Sevmek güzel meslek, ama zor. Can dayanıyor dayanmasına, ama yürek gitti gidecek." Bu cümle, Fikret’in hayatını ve duygularını özetleyen bir manifesto gibi. Aşkın insana kazandırdığı güzellik kadar, kaybettiğinde ruhunda açtığı yaralar da burada derinlemesine işleniyor.
Ayrıca Sinem’in gözünden anlatım, bize olaylara dışarıdan bir tanığın gözünden bakma fırsatı sunarken, onun gözyaşları ve empatisi, gazeteciliğin sadece haber değil, aynı zamanda insan hikâyelerini anlamak ve duyurmak olduğunu da hatırlatıyor.
Sonuç olarak, bu hikâye, okuyucuya “insan” olmanın ne demek olduğunu, sevginin bedelini, pişmanlıkların gölgesini ve geçmişin peşimizden hiç ayrılmadığını edebi bir dille hatırlatıyor. Sıradan bir adamın hikâyesi gibi başlayan bu anlatı, her birimizin içinde taşıdığı kırık dökük kalbin sesi oluyor.
Hasan Yilmaz 12 ay önce
Okurken ağladım, çok dramatik bir hayat hikayesi. Benim diyen hikayecinin yazamayacagi bir hikaye. Kutlarım
Selen Karagöz 12 ay önce
Sultan Yılmaz, çok teşekkür ederim yorumunuz için
Selen Karagöz 12 ay önce
Canan Hanım, her cümleniz bir anahtar gibi anlatmak istediklerimin kapılarını aralıyor ve her seferinde doğru anahtarları buluyorsunuz
Sultan YILMAZ 12 ay önce
Bu metni okuduğumda, hem samimiyetle yazılmış bir anıya tanıklık ettim hem de içtenlikle anlatılmış bir hayat felsefesine dokundum. Yazar, kendi kişisel yolculuğunu ve dini tecrübelerini sade bir dil ve akıcı bir üslupla paylaşmış. Özellikle Kapalıçarşı’daki Mike ile karşılaşması, yabancı dil bilgisiyle İslam’ı anlatmaya çalışması bana hem gülümsediğim hem de düşündüğüm anlar yaşattı. Bu anı, bize hem dil öğrenmenin gücünü hem de dinimizin özünü – hoşgörüyü, yardımlaşmayı, paylaşmayı – hatırlatıyor.

Ayrıca, yazının sonunda verilen mesajlar da oldukça etkileyici. Zekat, fitre, fidye gibi İslam’daki paylaşım esaslarını sade ve anlaşılır bir şekilde aktarmış, bu da metnin didaktik bir yön kazanmasına sebep olmuş. Yazarın “inanmak güzel bir şey, inançların gereğini yerine getirmek huzur verir insana” cümlesi, metnin belki de en anlamlı cümlelerinden biri. Çünkü sadece ibadet değil, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma vurgusu yapması metni sadece dini bir anlatıdan çıkarıp evrensel bir mesaj haline getiriyor.

Sonuç olarak, yazarın anılarına eşlik etmek, onun dini inancını yaşarken karşılaştığı zorluk ve güzellikleri okumak keyifli ve öğretici oldu. Herkesin bu tür yaşanmışlıklardan ders çıkarması gerektiğine inanıyorum.
Sultan YILMAZ 12 ay önce
Bu hikâyeyi okurken boğazıma bir düğüm oturdu. Umay Ana’nın köyüne dönüp, son nefesini toprağında vermek isteği beni derinden etkiledi. Evlatlarının onu yaşatmaya çalışırken aslında daha da yorduğunu, onun son vasiyetini yerine getiremediklerini görmek çok hüzünlüydü. Hikâye bana, sevdiklerimize gerçekten kulak vermenin ve onların son dileklerine saygı göstermenin önemini düşündürdü. Gökçe’nin getirdiği güller ise adeta hatıraların ve veda anlarının bir simgesi gibiydi. Son satırda geçen "Ölüm kanlı bir güldü" cümlesi ise hikâyenin ağırlığını ve etkisini bir damla gibi kalbime işledi.
Canan Ceylan GÜZELDAL 12 ay önce
Bu metin, hayatın son perdesinin dokunaklı bir tasviri; zamanın acımasız ilerleyişinin ve insana çizilen kaderin derin bir hikâyesi. Umay Ana’nın ve Gökçe’nin buluşması, yaşlı bir fidanın son bir baharla canlanışı gibi; anıların, özlemlerin ve sevgilerin kokusu sinmiş satırlara.

Gökçe’nin getirdiği güller, hem memleketin hem de eski günlerin dirilişini simgelerken, Umay Ana’nın gözlerinde yeniden bir ışık yakıyor. O güller, hem yaşamın hem de kaçınılmaz sonun bir metaforu; çünkü onlar hala diri ve kokulu olsa da, Umay Ana’nın ömrü solmuş bir bahçe gibi.

Metin, insanın doğduğu toprakla kurduğu kadim bağı güçlü bir şekilde hatırlatıyor. Umay Ana’nın “Beni köyüme götürün, son nefesimi orada vereyim” vasiyeti, toprağın çağrısına, köklerine dönme isteğine bir haykırış. Ancak modern dünyanın tıbbî yöntemleri, sevginin telaşlı çabaları bu çağrıyı susturuyor. Umay Ana’nın ömrü, doktorların elinde bir dosyaya, bir yaşam ünitesine hapsoluyor; insana dair sıcaklık ve toprak kokusu yerini soğuk yoğun bakım odalarına bırakıyor.

Ölüm burada, yoğun bakımın soğuk beyaz ışıkları altında kokusuz, sessiz ve bir o kadar acımasız. Oysa başucunda eksilmeyen güller, toprağın, yaşamın ve sevginin simgesi olarak, Umay Ana’nın hayata tutunma isteğini, ama aynı zamanda son isteğinin karşılıksız kaldığını fısıldıyor.

Bu metin, hem bireysel hem de toplumsal bir sorgulamayı barındırıyor: İnsanın ölüme karşı verdiği savaşı, modern tıbbın umut ve umutsuzlukla iç içe geçmiş yollarını ve sonrasında geride kalanların pişmanlığını. Umay Ana’nın öyküsü, bir ağıt; modern dünyanın yalnızlığında unutulmaya yüz tutmuş o eski, sıcak, toprak kokulu vedalara yazılmış bir hüzün senfonisi.

Gökhan Yılmaz 1 yıl önce
Bu metni okurken, harflerin ruh bulduğunu, şekilden şekile girerek derin manalar kazandığını hissettim. Elif ve Vav’ın hikayesi sadece iki harfin buluşması değil, aynı zamanda insanın varoluş yolculuğunda dik duruşla tevazunun, vakar ile edebin, teklik ile çokluğun arasında kurduğu köprünün şiirsel bir anlatımı.

Elif’in dimdik duruşu bana, insanın kendini ve ilkelerini koruma azmini, Vav’ın boynu büküklüğü ise hayatın bize öğrettiği alçakgönüllülüğü, secdeyi ve kabullenişi hatırlattı. Metnin akışı, kalbimi adeta Kur’an harflerinin hikmetli dansına dahil etti. Özellikle “Elif ilk defa eğilmeyi düşündü, Vav ilk defa başını kaldırmak istedi” cümlesi aşkın ve insan olmanın özünü harika bir şekilde yansıtıyor.

Bu yazı, gönül ehline, sadece harflerin hikayesini değil, insanın kendi kalbindeki yolculuğunu da fısıldıyor. Okudukça insanın içinde bir sükûnet, bir tefekkür hali başlıyor. Son satırda gelen “Sen Elif misin, Vav mı? Yoksa o aşkın içinde kaybolmuş bir sessiz harf mi?” sorusu ise, metni hem bir davet hem de bir içsel sorgulama ile sonlandırıyor.

Bu derinlikli, gönül telini titreten yazı için teşekkür ederim.
Gökhan Yılmaz 1 yıl önce
Bu metin bana, hayatımızda biriktirdiğimiz insanları, ilişkileri ve anıları bir gardırop gibi düzenleme fikrini çok etkileyici ve derin bulduğumu düşündürdü. Anlatımınız hem sade hem de mecazlarla dolu; insanın ruhunu ve kalbini titretmeden geçmiyor. Askılarda asılı duran “insanlar” benzetmesi, her birimizin hayatında farklı anlamlar taşıyan insanları temsil ediyor. O insanların kimisi dar gelmiş, kimisi unutulmuş, kimisi ise hala giyilesi, güvenilir ve samimi.

Metnin ilerleyişi ise çok güzel; temizliğe karar verişinizden, her birini elemenizden ve sonunda gardırobunuzda kalanlara verdiğiniz değerle bir dönüşüm ve arınma hikayesi sunuyorsunuz. Özellikle de “kendimi kendimden çıkardım, çarptım, böldüm” kısımları, insanın kendisiyle yüzleşmesinin, kendini anlamasının ve değerinin farkına varmasının birer metaforu gibi.

Son satırlarda ise baharın yenileyici gücünü, kalbinize ve hayatınıza kattığı tazeliği hissedebiliyoruz. Gardırobunuzda kalanlar, aslında gerçek hayatta sizi seven, destekleyen ve sizinle birlikte büyüyen insanlar gibi görünüyor.

Bu yazı, okuyucuya hem bir ilham hem de bir “kendine dönme” çağrısı yapıyor. Çünkü herkesin bir “büyük temizlik” yapmaya ihtiyacı vardır. Kalbinde, gardırobunda ve hayatında...
Selen Karagöz 1 yıl önce
Hülya Yılmaz, çok teşekkür ederim. Kıymetli yorumlarınızı bekliyorum.
Selen Karagöz 1 yıl önce
Teşekkür ederim Halil Aktaş
Canan Ceylan GÜZELDAL 1 yıl önce
Bu metin, sıradan bir kasabada yaşanan büyük bir depremin ve bir öğretmenin öngörülü çabalarının anlatıldığı yalın ama derinlikli bir hikaye. Hikaye boyunca felaket ve tedbir kavramları iç içe işlenmiş, kasabanın sakin ama gerilimli yaşamı, Zeynep öğretmenin uyarılarıyla ve çocuklara verdiği derslerle hareket kazanıyor.
Yazarın dili sade ve akıcı, fakat bu sadelik, metnin etkisini zayıflatmıyor; aksine, olayların doğallığını ve gerçekçiliğini vurguluyor. Diyaloglar, hem öğretici hem de duygusal bir bağ kurarak okuyucuya sesleniyor. Zeynep’in çocuklara yaptığı uyarılar ve depreme hazırlık mesajları, sadece bir öğretmenin sorumluluğunu değil, aynı zamanda toplumun birlikte ayakta kalma gücünü simgeliyor.
Metinde zaman akışı, kasabanın huzurundan felakete ve yeniden toparlanmaya doğru ilerleyerek bir döngü çiziyor. Bu döngü, aslında doğanın ve hayatın döngüsüne bir gönderme yapıyor: "Deprem olabilir, yıkılabiliriz; ama yeniden kalkabiliriz."
Ayrıca, metin yalnızca bir doğal afetin hikayesi değil, insan dayanışmasının ve toplumsal bilincin bir anlatısı. Zeynep karakteri, bir kahraman gibi resmedilmek yerine, herkesin içinde var olan bir bilinç ve vicdan sesi olarak sunulmuş. Onun uyarıları, sadece çocuklara değil, tüm topluma yöneltilmiş evrensel bir çağrı niteliğinde.
Son cümleler ise hikayenin özünü vurucu bir şekilde özetliyor:
"Tedbir alınmazsa felaket, güvenli olunmazsa felaket, yardımlaşılmazsa felaket!"
Bu tekrar ve vurgular, metnin öğütleyici ve moral verici tonunu pekiştiriyor.
Sonuç olarak, bu metin, basit bir kasaba hikayesinin ötesine geçerek, dayanışmanın, hazırlığın ve insan olmanın önemini işleyen, küçük ama güçlü bir edebi anlatı.
Halil Aktaş 1 yıl önce
Çok güzel bir yazı olmuş
Hülya Yilmaz 1 yıl önce
Canan hocanın yorum yaptığı bir hikayeye yorum yazmak haddimize değil. Hocam yalnız soyadı kısmı ekleme gini
Selen Karagöz 1 yıl önce
Sevgili Canan, muhakeme yeteneğiniz ve ifade gücünüz çok kuvvetli. Sizlerden de anlatı türünde yazılar bekliyoruz. Çok başarılı
Canan Ceylan GÜZELDAL 1 yıl önce
Bu hikaye, doğa ile insan arasında giderek büyüyen uçurumu, geleneksel inançları ve bireyin içsel yolculuğunu derin bir lirizmle anlatıyor. Yazar, anlatıyı hem doğaya hem de insan psikolojisine dokunan imgelerle örmüş.

Dil ve Üslup:
Metnin dili şiirsel, yer yer halk anlatılarının dokusunu çağrıştırıyor. Zamanın "külleri"nin göklere dağılması, yayla evinin "kapısı kilidi olmayan ama güvenli" olması gibi metaforlar, okuru hem masalsı hem de gerçekçi bir atmosferin içine çekiyor. Anlatımda ayrıntılar, doğa betimlemeleri ve Kaçkarlar gibi somut coğrafi unsurlar, hikayeyi yerel bir dokuyla zenginleştiriyor.

Karakter ve Sembolizm:
Gökçe'nin yolculuğu, yalnızca fiziksel bir yolculuk değil; aynı zamanda geçmişle, doğayla ve vicdanla yüzleşme. Kapısız, kilitsiz ev; "güvenli" ama yalnız bir mekân olarak hem çocukluk hem de masumiyetin simgesi. Gökbörü ise doğanın hem yüceliğini hem de kırılganlığını temsil ediyor. Kurt, eski Türk mitolojisinde güç, cesaret ve yoldaşlığın simgesi olarak bilinir. Bu hikayede ise, Gökbörü, doğanın insanoğlunun hoyrat ellerinde can çekişmesini somutlaştırıyor.

Temalar ve Düşünce Derinliği:
Hikayenin temalarından biri insan-doğa çatışmasıdır. Gökbörü'nün vurulmuş ve ölüme mahkûm hali, insanın doğaya karşı olan hoyratlığının simgesidir. Diğer yandan Gökçe'nin çocukluk anıları ve doğaya olan hassasiyeti, bireysel düzeyde bir vicdan muhasebesini işaret eder. Ayrıca, "İnlemek, acı çekmek, yalvarmak... Hepsi onur kırıcıdır" diyen kurt, hem insanlara hem de hayvanlara seslenen bir onur ve direnç dersi verir.

Zaman ve Mekân:
Zaman, döngüsel bir şekilde geçmiş ve şimdi arasında gidip gelir. Yayla evi ve Kaçkarlar, hem mekânsal hem de simgesel anlam taşır; insanın hem kökleri hem de kaçınılmaz sonu orada gizlidir. Sis ve ışık gibi imgeler, yolculuğun bir tür inisiyasyon (geçiş) olduğunu ima eder.

Edebi Değeri:
Bu hikaye, hem epik hem de lirik unsurlar taşır. Epik yönü, doğa ve insan arasındaki çatışmayı ve direnişi yansıtırken; lirik yönü, bireyin geçmişe duyduğu özlem, vicdan ve doğaya karşı taşıdığı sevgiyle ortaya çıkar.

Sonuç olarak, bu hikaye doğa sevgisi, bireysel vicdan, kayıp ve direniş üzerine inşa edilmiş güçlü bir anlatı. Gökbörü’nün ölümü, hem doğanın insan karşısındaki yenilgisini hem de onurlu bir direnişi simgelerken, Gökçe’nin içsel yolculuğu, insanın doğaya olan borcunu ve bu borcun nasıl unutulduğunu hatırlatıyor.

Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Bu yazıyı okurken içimden derin bir "ah" çektim. Ne yazık ki, sadece Rize değil, pek çok Anadolu şehri benzer duygular yaşıyor. Yatırımlar ve projeler söz konusu olduğunda, bazı iller her zaman "öncelikli", bazıları ise "beklemeye alınmış" gibi görünüyor. Oysa ki hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız; her şehrin, her insanın eşit hizmet alma hakkı var. Rizelilerin bu isyanı da son derece haklı. Bakan bey, halkın sadece seçim zamanı değil, her zaman sesi olmaktan sorumlu. Projelerin hızlanması, verilen sözlerin tutulması, bir ilin diğerine karşı "yetim" bırakılmaması için daha fazla çaba gerekiyor. Umarım bu tür samimi yazılar, birilerinin kulağına gider de, sadece Rizeliler değil tüm vatandaşlar hak ettiği hizmetleri alır. Yazarı kutluyorum, sesi pek çok insanın sesi olmuş.







Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Bu yazıyı okurken hem Galatasaray’ın tarihi başarısına sevindim hem de sporda olması gereken centilmenlik ve olgunluğun ne yazık ki her branşta yaşanmadığını bir kez daha gördüm. Galatasaray’ın 25. şampiyonluğu ve 5. yıldızını, aileleriyle birlikte coşkuyla kutlaması ne kadar güzel ve anlamlı bir görüntüydü. Öte yandan, Fenerbahçe Beko’nun EuroLeague şampiyonluğu da Türk basketbolu için büyük bir başarıydı. Ancak Melih Mahmutoğlu’nun, bu büyük zaferi kutlamak yerine Galatasaray’a sataşması, sporda olması gereken saygıyı gölgeledi. Spor, insanları bir araya getirip centilmence mücadele etme kültürüdür; birbirine laf atma, küçümseme değil. Umarım herkes bu zaferlerin tadını çıkarır ve sporda daha fazla saygı ve sevgi görürüz.
Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Bu yazıda dile getirilenler gerçekten içimi burktu. Toplum olarak geldiğimiz noktanın bir fotoğrafı resmen. Ne yazık ki hepimiz aynı dertten muzdaribiz; birbirimizi dinlememek, anlamaya çalışmamak, farklılıklarımızı kabul edememek. Oysa ki hepimiz aynı gemideyiz, ortak dertlerimiz var. Dinlemek, empati kurmak bu kadar mı zor? Yazıyı okurken, eski günleri özlediğimi fark ettim. Gerçekten de eskiden daha mı tahammüllüydük, daha mı saygılıydık diye düşünmeden edemedim. Umarım bu yazı birçok kişiye ulaşır ve biraz olsun düşünmeye sevk eder. Çünkü, iletişimsizlik bizi birbirimizden koparıyor ve toplumu daha da yaşanmaz hale getiriyor.







Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
“Yürekten katılıyorum! Vatanımıza, bayrağımıza, şehitlerimize olan saygımız ve sevgimiz asla eksilmeyecek. PKK terörü, bu milletin kalbine hançer saplamış bir ihanet odasıdır. 1984’ten beri binlerce masumun kanına giren bu terör örgütünün meşru bir yapıymış gibi gösterilmeye çalışılması utanç vericidir. Müstafi General Cihat Yaycı Paşa’mızın sözleri yüreğimizi titretti. Her daim onun gibilerin arkasında olacağız. Ne olursa olsun, PKK terörüne karşı duruşumuz nettir: Bu vatan bölünmez, şehitler ölmez! Allah, vatanımızı ve milletimizi her türlü ihanet ve beladan korusun. Selam ve dua ile…”

Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
“Rizespor’un son haftalarda gösterdiği performans gerçekten umut verici. Beşiktaş galibiyetiyle moral bulan takımın, Fenerbahçe’yi yenen Hatayspor karşısında da iyi bir sonuç alacağına inanıyorum. Samet Akaydin ve Ali Sowe’un golleriyle Beşiktaş’a karşı alınan 2-1’lik galibiyet, takımın potansiyelini gösterdi. Yönetim eğer transfer döneminde hem savunmaya hem de orta sahaya kaliteli isimler ekleyebilirse, Rizespor gelecek sezon çok daha iddialı olabilir. Sezonu 10. sırada bitirmek elbette büyük bir başarı olur. Her şeyden önce, bu güzel takımın ve Karadeniz’in değerlerinin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Başarılar Rizespor, her zaman kalbimiz sizinle! Selam ve dua ile…”
Halil Aktaş 1 yıl önce
Teşekkürler
Selen Karagöz 1 yıl önce
Teşekkür ediyorum Gökhan Akarsu, incelemelerini ilgiyle takip ediyorum
Selen Karagöz 1 yıl önce
Yakın takibiniz için teşekkür ediyorum Goncagül Hanımcım, birtakım fuzuli işler nedeniyle öyle gerekti. Can sıkıcı mevzular
Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Hızınıza yetişemiyoruz hocam bu hızla isminizi de değişmiştiniz. Aslınıza dönmeniz güzel oldu. Hikaye baştan sona akıcı bir üslupla yazılmış. Hikayelerinizin tiryakisi oldum
Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Bu hikaye, insanın doğaya ve hayvanlara olan sorumluluğunu derin bir şekilde sorgulatan, duygusal bir anlatımla kaleme alınmış. Gökçe’nin iç dünyasına dokunan imgeler, geçmişle bugünü harmanlayan anılar ve Gökbörü ile yaşadığı manevi bağ, okuyucuyu hem büyülüyor hem de hüzünlendiriyor. Kurt figürü, hem kadim Türk mitolojisinden esintiler taşıyor hem de insanın doğayla olan yıkıcı ilişkisinin sembolü gibi. Hikayenin dili akıcı ve etkileyici; özellikle Kaçkarlar'ın betimlemeleriyle adeta yaylanın serin havasını hissettiriyor. Gökbörü’nün son sözleri ise unutulmaz bir mesaj bırakıyor: Onurlu bir yaşam ve sessiz bir veda. Gerçekten de, insanın doğaya ve diğer canlılara olan açgözlülüğünün sonuçlarını düşündürten, hüzün dolu ve bir o kadar da anlamlı bir hikaye olmuş.

Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Bu yazı oldukça düşündürücü. Soruşturma sürecinin detayları ve dalgalar halinde ilerlemesi, olayın ciddiyetini gösteriyor. Ancak yazının dili oldukça yargılayıcı olmuş. Masumiyet karinesine dikkat çekilse de, ifadeler ve ima edilen sonuçlar, yargının vereceği karar öncesinde kesin bir suçlama içeriyor gibi. Gerçekler, yargı süreci tamamlandığında netleşecektir. Hepimiz bu süreci, hukukun üstünlüğü ve adaletin sağlanması açısından dikkatle izlemeliyiz. Siyaset her zaman karmaşık ve zorlu bir alan, bu yüzden olayları yargı kararı olmadan değerlendirmemek en doğrusu olur.
Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Ne kadar dokunaklı ve önemli bir mesaj... Gerçekten hepimiz genç olduk, hatalar yaptık, ailemizin desteğiyle yolumuza devam ettik. Ancak bu hikayede olduğu gibi, bazen gençlerimizin yaptığı hatalar onları daha da derin çıkmazlara sürükleyebiliyor. O yüzden, her zaman anlayışlı ve sevgi dolu olmamız gerekiyor. "Aile" gerçekten bir güven kapısıdır, her genç için. Anne-babalar, çocuklarını dışlamak yerine onlara sarılmalı, hata yaptıklarında ellerinden tutmalı. Ne güzel ifade etmişsiniz; çocuklarımız bizim canımızın bir parçası! Bu yazı herkese örnek olmalı, özellikle gençlere sahip çıkmanın ne kadar hayati olduğunu hatırlatmalı. Emeğinize sağlık, kaleminize kuvvet
Selen Karagöz 1 yıl önce
Melih Uyanık, kalemim yettiğince yazıyorum. Teşekkür ederim .
Selen Karagöz 1 yıl önce
Goncagül Yılmaz, çok teşekkür ederim.
Melih Uyanık 1 yıl önce
Hikayelerinizi sürekli takip ediyorum, Türkçeyi çok iyi kullanıyorsunuz. Hikayelerinizdeki betimlemeler bu işi ne kadar iyi bildiğinizi gosteriyor
Goncagül YILMAZ 1 yıl önce
Aşk- üniversite hayatı.. Üniversite okuyan her öğrencinin yaşadığı duygudur Ama burada yazar bu hikayede bunu o kadar güzel anlatmış ki usta bir yazar bile bu hikayeyi bu şekilde kurgulayamaz...
Selen Karagöz 1 yıl önce
Yorumlarınız çok kıymetli, teşekkür ediyorum Gökhan Akarsu
Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Bu yazıyı okurken hem içim umutla doldu hem de gerçeklerin acı yüzüyle yüzleştim. Dünya siyaseti bir anda nasıl hızla değişiverdi, barış için önemli adımlar atıldı; ama ne garip ki, bazen bu süreçler sadece büyük güçlerin kendi çıkarlarını koruma oyunu gibi görünüyor. Trump’ın bir yandan diplomasiyi hızlandırması, diğer yandan da meselelere kendi çıkarları doğrultusunda yaklaşıp bazı çatışmalara mesafeli durması insanı düşündürüyor.

Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı ve diplomasi sahnesindeki aktif rolü ise gurur verici. PKK’nın geri çekilmesi güzel bir haber ve umarım kalıcı barış için önemli bir adım olur. Ancak metnin sonunda dile getirilen ekonomik kaygılar ve “3. Dünya Savaşı çıkar” korkusunun boşa çıkmasıyla birlikte yaşananlar, bizlere ne kadar bilgi kirliliği ve manipülasyonun hayatlarımızı etkilediğini gösteriyor.

Yine de umutla söylemek gerekirse; barışın ve gerçek değişimin mümkün olduğunu görmek güzel. Umarım bu olumlu gelişmeler kalıcı olur ve ülkemiz ile dünya için daha iyi günler gelir. Allah hepimizi korusun.
Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Bu hikâyeyi okurken yüzümde zaman zaman bir tebessüm, zaman zaman da buruk bir gülümseme belirdi. Hayati’nin içine kapanık hâli, kendiyle içsel konuşmaları, Selin’in dinginliği ve doğallığıyla çok güzel bir denge kurmuşsunuz. Erzurum’un soğuğuna rağmen satırlar sıcacık, samimi ve dokunaklı. Özellikle "Tıp okumak zor mu?" sorusu, bir genç insanın heyecanla yaptığı bir gaf gibi, hem komik hem de çok tanıdık geldi. Hayati'nin iç dünyası o kadar güzel yansıtılmış ki, onun yerine utanıyor, seviniyor ve hayıflanıyoruz.

Erzurum’a dair anlatılan anekdot ise sadece kahkahaya değil, hikâyeye yerel bir ruh da katmış. Bu tarz kültürel dokunuşları çok değerli buluyorum. Selin’in karakteriyle Erzurum’un havası arasında kurulan bağ ise çok zarif bir detay olmuş.

Bu iki karakterin yollarının nasıl kesiştiğini ve ileride nereye varacağını merakla bekliyorum. Lütfen devamını getirin. Çünkü Hayati sadece Selin’i değil, bizi de bir yerden yakaladı sanki…
Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Kalemine sağlık çok güzel bir analiz olmuş. Rizespor için hem umut veren hem de dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatan bir yazı. Özellikle Gaziantep maçındaki oyun ve skor gerçekten moral verdi ama dediğiniz gibi ligde kalmak için henüz işimiz bitmedi. Kalan maçlarda özellikle Konyaspor ve Göztepe karşısında alınacak puanlar belirleyici olacak. Hatayspor maçı da adeta final gibi duruyor.
Hakem hataları konusuna da sonuna kadar katılıyorum. Bu sezon birçok maçta Rizespor’un hakkı yendi. Fenerbahçe maçındaki rezalet hepimizin hafızasında. Adaletli ve dürüst yönetimler olmadığı sürece bu ligin kalitesi de güvenilirliği de sorgulanır hale geliyor. Yabancı var hakemleri bile çözüm olamadı. Dediğiniz gibi asıl mesele hakemlerin üzerinde baskı olmadan sahaya çıkmaları.
Son 4 maçta takımımıza başarılar diliyorum. Dilerim hak eden sahada kalır, masa başında değil. Dualarımız Rizespor ile. Selam ve saygılarımla.
Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Kaleminize sağlık, çok çarpıcı ve düşündürücü bir yazı. Masal tadında anlatmışsınız ama ne acıdır ki satır aralarındaki gerçekler hepimizin canını yakıyor. Liyakatin yok sayıldığı, adaletin paraya teslim olduğu, halkın susturulduğu bir düzen zaten yavaş yavaş çöküşün habercisidir. "Angara doymuyor" sözü sadece bir serzeniş değil, adaletsizliğe ve haksızlığa karşı bir feryat aslında. Keşke bu yazdıklarınız sadece eski zaman masalı olsaydı da bugünün gerçeği olmasaydı… Umarım bir gün akıl, bilim ve adalet yeniden hâkim olur da halk nefes alır. Farkındalık yarattığınız için teşekkür ederim.

Gökhan AKARSU 1 yıl önce
Sebahat Hanım, yüreğinize ve kaleminize sağlık. O kadar doğru ve yerinde bir yazı ki defalarca okuyup her cümlesine “Evet!” diye başımı salladım. Vicdan sahibi olmak sadece kendi ülkemizdeki acılara değil, dünyanın neresinde olursa olsun zulme ve adaletsizliğe tepki verebilmektir. Filistin bayrağı görmekten rahatsız olanların aslında vicdansızlıktan rahatsız olması gerekirdi. Kimliğimizden, bayrağımızdan asla taviz vermeden de mazluma sahip çıkabiliriz. İnsan olmanın sınırı yoktur ama had bilmenin sınırı vardır. Bunu bir kez daha hatırlattığınız için teşekkür ederim.
Goncagül Erdoğan 1 yıl önce
Yüreğinize ve kaleminize sağlık… Okurken hem içim burkuldu hem de yazdıklarınıza sonuna kadar katıldım. Gerçekten de toplumsal vicdanın, ahlakın ve insanlık onurunun her gün biraz daha aşındığı, çürüdüğü bir dönemdeyiz. Saydığınız örnekler sadece basına yansıyanlar — kim bilir görünmeyen neler var… En acısı da, toplumun bir kesiminde bu olaylara karşı duyarsızlık, normalleştirme ve hatta mazur gösterme eğilimi olması. “Bir kereden bir şey olmaz” diyen bir zihniyetin varlığı zaten felaketin ta kendisi.

Sadece adaletin değil, merhametin, vicdanın ve sorumluluğun da adeta gasp edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Suçluların serbestçe dolaştığı, masumların korkuyla yaşadığı bir ülkede “sağlıklı kalmak” dediğiniz gibi başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.

Yine de yazmaya devam edin… Sözler kifayetsiz de olsa, sustukça kötülüğün normalleşmesine zemin hazırlamış oluruz. En azından “Biz susmadık” diyebilmek için kalem elimizde kalmalı.
Goncagül Erdoğan 1 yıl önce
Yazarın düşünce akışı, hem tarihsel perspektifi hem de bireysel varoluşumuzun derinliklerine dokunan bir bakış açısı sunuyor. Peyami Safa ve Nâzım Hikmet örneğinden yola çıkarak başlayan metin, bireylerin ve toplumların sınırlandırılma meselelerine uzanan etkileyici bir düşünsel yolculuk. Özellikle “evdeki hesap” vurgusu, günümüzün siyasi ve toplumsal dengeleri açısından düşündürücü.
Yazarın Batı medeniyetine getirdiği sınırlandırılma eleştirisi ve Müslüman bireyin dünya tasavvuru arasındaki karşılaştırması, yer yer tartışmaya açık olsa da anlamlı bir sorgulamayı barındırıyor. Misâk-ı Millî’ye yapılan atıf ise yazının fikrî omurgasını sağlamlaştırıyor ve tarih bilinciyle bugün arasında bir köprü kuruyor.
Katıldığım en önemli nokta şu: Kendi çıkarlarımız doğrultusunda yaptığımız hesaplar, şahsi menfaatten öte bir milletin varoluş iradesine dayanıyorsa, bu hesaplardan vazgeçmemek bir erdemdir. Ancak bu yaklaşımı sürdürürken, değişen dünyada esnekliğin ve kapsayıcı aklın da ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Kaleminize sağlık; okurken zihnimi besleyen ve sorular sorduran bir yazıydı.

Selen Karagöz 1 yıl önce
Hayati bey, çok teşekkür ederim. Hikaye devam ediyor
Selen Karagöz 1 yıl önce
Adnan İstif, teşekkür ederim. Kahramanları içselleştirerek yaptığınız yorumlar takdire şayan.
Özlem Zengin 1 yıl önce
Sonunda beklediğimiz ve özlediğimiz galibiyet geldi, hem de tam zamanında! Takımımız sahada gerçekten yüreğini ortaya koydu. Özellikle savunmanın gösterdiği direnç ve son dakikalarda gelen goller hepimize derin bir nefes aldırdı. Bu üç puanın değeri gerçekten ölçülemezdi, çünkü alt sıralarla aramızdaki mesafe kapanmaya başlamıştı. İlhan hocanın doğru kadro tercihleri ve maç boyunca yaptığı dokunuşlar da galibiyette önemli rol oynadı.

Taraftarımızın desteğiyle alınan bu galibiyet umarım önümüzdeki Konya deplasmanında da moral olur ve çıkışımız devam eder. Bu mücadeleci ruhla ligde kalacağımıza inanıyorum. Emeği geçen herkese teşekkürler, Atmacalarla gurur duyuyoruz!
Özlem Zengin 1 yıl önce
Maalesef Türkiye Arap teröristlerin mekanı oldu. Bunu dile getirmekte suç olabiliyor. burada yazıyorum. Eğer bu iktidar seçimi kaybederse bu teröristlerle ülkeyi karıştırabilir
Hayati Kalın 1 yıl önce
Yazınızı dikkatle okudum ve ne yazık ki çizdiğiniz tabloya katılmamak elde değil. Devlet dediğimiz aygıtın asli görevi, sadece fiziki sınırları değil; halkının can güvenliğini, sağlığını, refahını ve geleceğini de korumaktır. Ancak son yıllarda yaşananlar, bu sorumlulukların büyük ölçüde ihmal edildiğini gösteriyor. Sınırlarımızdan başlayıp çocuklarımızın güvenliğine kadar uzanan bu ihmalkârlık zinciri, toplumda ciddi bir güvensizlik ve umutsuzluk yaratıyor.
Ülkemizin kaynaklarının, limanlarının ve hatta çocuklarının bile korunamadığı bir ortamda, vatandaş olarak "devlet nerede?" diye sormak en doğal hakkımızdır. Sadece eleştirmek değil, aynı zamanda çözüm talep etmek de yurttaşlık sorumluluğumuzdur. Umarım bu tür uyarılar daha fazla insanın farkındalığını artırır ve yetkilileri sorumluluklarını yerine getirmeye zorlar.
Kaleminize sağlık.
Hayati Kalın 1 yıl önce
Yine bomba gibi bir hikaye. Ama aşk kokan bir hikaye. gerçi hayat aşkla iç içedir. hele öğrencilik yıllarında yaşanmış aşklar bir başka güzeldir
Adnan İstif 1 yıl önce
Bu hikâyede hem sade hem de derin bir sıcaklık var. Hayati’nin o masum heyecanı ve gençliğin içten saflığı çok güzel yansıtılmış. Selin’in beklenmedik gelişiyle başlayan tanışma sahnesi, hepimizin hayatında iz bırakmış karşılaşmaları hatırlattı bana. Profesörün ders sahnesi ise metne felsefi bir derinlik katmış. "İnsan mı kâinatın süsüdür, kâinat mı insanın?" sorusu düşündürücü olduğu kadar, anlatımıyla da insanın içini ısıtıyor. Hem duygusal hem de düşündürücü bir metin olmuş. Devamını merakla bekliyorum.
Selen Karagöz 1 yıl önce
Hayati Kalın, yorumunuz için teşekkür ederim. Türkçe’nin güzelliği tartışılamaz

elbette .
Hayati Yılmaz 1 yıl önce
Ne kadar doğru ve yürekten yazılmış bir yazı… Okurken hem duygulandım hem de düşündüm. Ne yazık ki günümüzde büyüklerimize gereken değer ve saygıyı göstermez olduk. Onların tecrübelerini, sevgilerini ve dualarını unuttuk; bayramları bile sadece tatil fırsatı gibi görmeye başladık. Oysa onlar bizim geçmişimiz, kültürümüz ve en büyük hazinemiz. Yazıda anlatılan örnekler hepimizin çevresinde var ve bu gerçekler çok acı. Umarım bu yazı daha çok kişiye ulaşır ve farkındalık oluşturur. Büyüklerimize sahip çıkalım, onları dinleyelim, değer verelim… Unutmayalım ki bir gün biz de onların yerinde olacağız. Yüreğinize, kaleminize sağlık.

Hayati Yılmaz 1 yıl önce
3 Mayıs Türkçülük Günü’nde böyle anlamlı ve gurur verici bir haber okumak Türk dünyası için büyük bir moral oldu. Traktör Futbol Kulübü’nün sahadaki başarısı kadar, tribünlerde sergilediği milli duruş ve kimlik mücadelesi de takdire şayan. Güney Azerbaycan Türkleri'nin asimilasyon politikalarına karşı futbolu bir direniş ve birliktelik aracına dönüştürmesi hepimize ilham veriyor. Sporun sadece bir oyun olmadığını, gerektiğinde milletin sesi ve onuru olabileceğini gösteriyorlar. Tebriz’de yankılanan “Ne Mutlu Türküm Diyene” ve “Türk dilinde medrese olmalıdır herkese” sloganları hepimizin ortak hayalini yansıtıyor. Traktör taraftarlarını ve tüm Güney Azerbaycan Türklerini yürekten kutluyorum. Tanrı Türk’ü korusun ve yüceltsin!
Selen Karagöz 1 yıl önce
Serap AKSU, teşekkür ederim. Güzel anılar..
Hayati Kalın 1 yıl önce
Kalpten yazılmış, yerinde tespitlerle dolu bir analiz. Gerçekten de her sezon aynı senaryoyu yaşamaktan bıktık artık. Son haftalara girilirken yine stres, yine hesap kitap… Kayseri maçında da mücadele vardı ama eksiklerimiz göz ardı edilemez. Forvetsiz, oyun kurucusuz bu kadar oluyor demekten başka çare kalmıyor.
Hocaya güvenimiz tam diyorsunuz, biz de inanalım ama yönetim ve futbolcular da taşın altına elini koymalı. Gaziantep ve Hatay maçları kader maçları olacak. Bu takım Eyüpspor’u yenebildiyse, kalan maçlardan da gereken puanları toplayabilir.
Yeter ki sahada mücadele eden, formanın hakkını veren bir Rizespor izleyelim. Dualarımız takımımızla… Emeğinize sağlık.
Adnan İstif 1 yıl önce
Kaleminize sağlık, çok yerinde ve cesur tespitler. Rize siyasetinin perde arkasını uzun süredir bu kadar açık ve net anlatan bir yazıya rastlamamıştım. Partideki güç dengelerinin kişisel çıkarlar uğruna nasıl şekillendiğini, kimlerin ne zaman nasıl saf dışı bırakıldığını somut örneklerle ortaya koymuşsunuz. Özellikle rant lobisinin sadece parti içini değil, kamu kurumlarını ve yerel yönetimleri de hedef aldığını vurgulamanız çok önemli.
Sayın Yılmaz Katmer’in bu uyarıları dikkate alması, geçmişte küstürülen, dışlanan isimlerle yeniden temas kurması, hem parti hem de Rize adına büyük bir kazanç olur. Aksi takdirde “Kral Kaybederse…” sadece bir başlık değil, partinin Rize’deki geleceğinin özeti olur. Kaleminize kuvvet, umarım sesiniz gereken yerlere ulaşır.

Serap AKSU 1 yıl önce
Krallar kaybetmeye mahkumdur, duyduk ki Katmer ' de dün kaybetme adına fiili saldırıya uğramış
Serap AKSU 1 yıl önce
Her ne kadar yaşlanmış olsak ta hayatımızda Üniversite geçmişimiz beynimizde hep sıcak kalır. Hikayenizi okudukça Atatürk Üniversitesindeki yaşadıklarım, o Üniversite yurdunda Caminin yanındaki arka kapıdan arkadaşlarımızı yurda kaçak sokmamız aklıma geldi...
Hayati Kalın 1 yıl önce
Bir dil bir insandır sözünü her ne kadar atalarımız söylemiş olsa da öncelikle melez bir lisan olan Osmanlıca değil, öz Türkçemizi öğrenmek bence daha iyi olur diye düşünüyorum
Selen Karagöz 1 yıl önce
Adnan İstif, aynı zamanda naçizane şiir yazan biri olarak anlaşılmamaktan yanayım. Fakat hikayede sizler gibi her detayı fark edecek okuyucularımız iyi ki var.Saygılarımı sunuyorum.
Selen Karagöz 1 yıl önce
Filiz Köseoğlu Hanımefendi, çok teşekkür ederim. Nazik yorumlarınız için
Adnan İstif 1 yıl önce
Bu anlamlı ve düşündürücü hikâye için kaleminize sağlık. Zeynep öğretmen gibi bilinçli ve sorumluluk sahibi bireylerin toplumdaki önemini bir kez daha hatırlattınız. Felaket anlarında sadece bilgi değil, sakinlik ve dayanışma da hayat kurtarıyor.
Metindeki "Tedbir alınmazsa felaket, güvenli olunmazsa felaket, yardımlaşılmazsa felaket!" vurgusu, adeta her bireyin hafızasına kazınması gereken bir motto. Bu hikâye, sadece bir kasabanın değil, tüm toplumun uyanık olması gerektiğini anlatıyor. Umarım hepimiz Zeynep öğretmenin öğrettiklerini kendi çevremizde yayabiliriz. Tekrar tebrikler.








Adnan İstif 1 yıl önce
Aydın Mertayak hocamızın kaleme aldığı bu derinlikli analiz için teşekkür ederim. Gerçekten de toplumun ödüllendirme mekanizmalarının yüzeydeki uyum ve vasatlıkla şekilleniyor olması düşündürücü. Schopenhauer’in ve Bourdieu’nün tespitlerini metinle harmanlayarak ortaya konulan bu tablo, günlük hayatta çoğumuzun hissettiği ama adlandıramadığı bir gerçeği açıklığa kavuşturuyor: Zekânın sessizliği ve bazen de yalnızlığı…
Ne var ki hocamızın metnin son kısmında yaptığı dengeli değerlendirme — yani vasatlığın her zaman kötü olmadığı ve uyumun da belli açılardan işlevsel olabileceği vurgusu — meseleyi tarafsızca kavramamızı sağlıyor. Belki de çözüm, zekâyı dışlayan değil, onu sistemle barışık biçimde değerlendiren bir toplumsal kültür inşa etmekte yatıyor.
Hocamızın tespitleri, özellikle entelektüel derinliği nedeniyle dışlanan bireyler için hem teselli hem de umut verici. Sessiz yürüyüş her zaman fark edilmez ama iz bırakır. Kaleminize sağlık.








Adnan İstif 1 yıl önce
Çok yerinde ve duygulu bir analiz olmuş, elinize sağlık. Gerçekten de Çaykur Rizespor’un içinde bulunduğu durum her sezon sonu yaşadığımız o tanıdık stresli tabloyu bir kez daha önümüze seriyor. Kayseri maçında gösterdiğimiz mücadeleye rağmen skor tabelasına yansıtamamak çok üzücüydü. 9 korner, 5 sarı kart, topa sahip olma çabası… Ama dediğiniz gibi, forvetsiz ve oyun kurucusuz bu işler çok zor. Palut hocanın açıklamalarına katılmakla birlikte artık lafa değil icraata ihtiyacımız var. Kalan maçlarda özellikle Gaziantep ve Hatay karşılaşmalarında mutlak galibiyet şart. Bu takım Eyüpspor gibi zorlu rakibi yendiyse, bunu yine başarabilir. Dualarımız takımla, inşallah ligde kalmayı başarırız. Rizespor’umuzun Süper Lig’den kopmaması tek dileğimiz!








Adnan İstif 1 yıl önce
Yazınızı büyük bir dikkatle okudum, tespitleriniz maalesef sahadaki tabloyu birebir yansıtıyor. Çaykur Rizespor’da ne yazık ki haftalardır süren istikrarsızlık ve yanlış sistem tercihleri yine ön plana çıktı. İlhan hocanın çift santrfor ısrarı gerçekten anlaşılır gibi değil; hem oyuncu profili buna uymuyor hem de takımın oyun yapısına zarar veriyor. Zeqiri ya da Varesanovic gibi alternatifler varken ısrarla yanlış oyuncularla başlanması sahada etkisizliğe neden oluyor. Takımda istek ve arzu eksikliğine de tamamen katılıyorum, bu kadar kritik haftalarda bu ruh haliyle ligde kalmak zorlaşabilir. Hakem performansı da dediğiniz gibi vasattı; kritik pozisyonlarda hem VAR hem de hakemin yetersiz kalması maçın seyrine etki etti. Umuyorum ki sezon sonu dediğiniz gibi biz yanılırız ve takım ligde kalmayı başarır. Elinize sağlık, çok yerinde analizler.
Adnan İstif 1 yıl önce
Kaleme aldığınız bu yazı, bölge üreticisinin sesi ve yaşadığı gerçekleri yansıtması açısından çok değerli. Artan maliyetler, hayat pahalılığı ve özellikle Rize gibi çay dışında alternatif geçim kaynaklarının kısıtlı olduğu bir bölgede, yaş çay fiyatının üreticiyi mağdur etmeyecek şekilde belirlenmesi gerektiği çok açık. 40 TL talebiniz hem ekonomik koşullar hem de üreticinin emeği göz önüne alındığında gayet makul ve adil görünüyor. Özellikle önerdiğiniz kademeli fiyatlandırma (1. sürgün 30 TL, 2. sürgün 35 TL, 3. sürgün 40 TL) hem üreticiyi destekler hem de piyasada daha dengeli bir süreç sağlar diye düşünüyorum. Geçmişte çayla çocuk okutan, ev yapan insanların bugün geçim sıkıntısı çekmesi düşündürücü. Bu anlamda dile getirdiğiniz taleplerin Ankara’dan karşılık bulmasını umuyorum. Emeğinize sağlık, üreticinin sesi olmaya devam edin.
Adnan İstif 1 yıl önce
Nazar ve nazar boncuğu üzerine hem kişisel hem kültürel açıdan çok güzel ve bilgilendirici bir yazı olmuş. Özellikle nazar boncuğunun sadece bir aksesuar değil, binlerce yıllık bir inancın ve kültürün taşıyıcısı olduğunu hatırlatmanız çok değerliydi. Mavi rengin anlamı ve tarihsel kökenleriyle ilgili verdiğiniz bilgiler de çok ilgi çekiciydi; Gök Tanrı inancı ve Şamanizm bağlantısını öğrenmek ufuk açıcıydı. Ayrıca nazarın sadece kıskançlık değil, aşırı sevgiden de kaynaklanabileceği vurgusu da önemliydi. Hem geleneklerimizi hatırlatan hem de modern kullanımını anlamlandıran bu metin için emeğinize sağlık. Nazar boncuğuna olan sevginizi ve bu sevginin anlamını okuyunca, kendi taktığım nazar boncuklarına da daha farklı bir gözle bakacağım.
Adnan İstif 1 yıl önce
Bu metin, hepimizin kalbinde iz bırakmış olan öğretmenlerimizi ve öğrenme yolculuğumuzun saf, temiz başlangıçlarını çok güzel hatırlatıyor. İlkokul öğretmenimizin adını hiç unutmamamız tesadüf değil; çünkü onlar sadece harfleri ve sayıları değil, aynı zamanda insan olmanın temel değerlerini de öğrettiler. Profesörün öğrencilerine verdiği öğütler ise sadece öğretmen adayları için değil, hayatın her alanında rehber olacak nitelikte. Sevgiyle ve sabırla verilen eğitimin kalıcı olduğu vurgusu çok kıymetliydi. Ayrıca, üniversite öğrenciliği sürecindeki farkındalık aşamalarını anlatan kısım, hem düşündürücü hem de gerçekçi. Mine'nin sorusu ve profesörün güven veren cevabı, öğrenmenin bir sabır ve emek işi olduğunu yeniden hatırlattı. Hem nostaljik hem öğretici bir metindi; kaleme alanın emeğine sağlık
Filiz KÖSEOĞLU 1 yıl önce
Bu sitenin sürekli takipçisi olduğum halde ilk kez yazarları okumaya başladım. Bu yazını okuduktan sonra geride kalan bütün hikayelerini de okudum, akıcı bir üslübünüz var. Türkçeyi güzel kullanıyorsunuz. Anlatılan yerleri öyle bir anlatıyorsunuz ki okuyan bir anda kendini orada buluyor
Selen Karagöz 1 yıl önce
Kaptan Cousteau, teşekkür ederim.
Kaptan Cousteau 1 yıl önce
Ahh Atatürk Üniversitesi o duvarların dili olsa da onlarla dertleşebilsem, geçmişimizi konuşabilsek. Selam olsun o yıllara.. Aradan 23 yıl geçti geçen yıl gidip son sınıfta oturduğum sırada 1 saat oturup ağladım...
Kaptan Cousteau 1 yıl önce
Ulusal Bayramların asıl önemini dile getirdiğiniz için teşekkür ederim
Selen Karagöz 1 yıl önce
Teşekkürler Kaptan Cousteau, geçen yıl gelmiştim. İstanbul’a selamlar..
Selen Karagöz 1 yıl önce
Mustafa Yayla, teşekkür ederim.
Kaptan Cousteau 1 yıl önce
Atatürk ile beraber ülkemiz bir kalkınma hareketi başlattı İzmir İktisat Kongresiyle, ülke fabrikalarla donatıldı. Maalesef sağ partiler Özellikle Özal' dan sonra gelen iktidarlar RTE dahil bütün liderler bu fabrikalari özelleştirdi. Sonuç Türkiye ekonomik anlamda duvara tosladı
Kaptan Cousteau 1 yıl önce
Siteye yeni girdim birkaç yar okuduktan sonra sizinle karşılaştım. Hikayelerinizin tamamını okudum. Hikayeleri birbirine bağlamada ustasınız diyebilirim. Türk dilini iyi kullanıyorsunuz. Tiryakınız oldum diyebilirim. İstanbul'da fuara gelirseniz mutlaka köşenizde bunu belirtin, kitabınızı almaya gelecem
Mustafa Yayla 1 yıl önce
Harika
Selen Karagöz 1 yıl önce
Teşekkür ediyorum Tarkan Erkan, son yazımda Gökçe’n yaylada, fırtınalı bir gecede mum ışığında şiir okuyor. Yaşıyor
Tarkan Erkan 1 yıl önce
Deprem hayatın acı bir gerçeği hem Gölcük depremini hem de Maraş depremini yaşadım. İkisinden de sağ çıktım. İnşallah bir daha yaşamam
Tarkan Erkan 1 yıl önce
Hikayelerinin başından beri okuyorum. Hikayenin kahramanı Gökçe'ndi. Sanırım öldü. Yada hikayelerini geçmişten kopardınız
Zehra Katyana Yılmaz 1 yıl önce
Zeka seviyesi yüksek kişilerin okuyup anlayabileceği akademik bir yazı. Çocukça şeylerin yazıldığı bu sayfada sizin gibi akademik yazarlarında olması ne güzel
Zehra Katyana Yılmaz 1 yıl önce
Güzel tasavvufi bir yazı. Kalbinde zerre kadar iman olanların Allah'a kulluk etmeleri bir görevdir
Hayati Yılmaz 1 yıl önce
Atatürk' ü ve Kemalizm'i iyi tahlil etmişsin. Maalesef günümüzde bir kısım toplum Atatürk düşmanlığı yaparken, diğer kısımda Atatürk'ü sözde savunup her türlü fuşkiyi yiyor
DİĞER YAZILARI
Rize Haber Yemek Tarifleri Haber Yazar