-
Nusret Kebapçı MUTLAK BUTLAN
-
Muazzez Toğrul
SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR
-
Metin TOPÇU
İŞSİZLİK KADER Mİ
-
Fatih Sultan KAR
ÇAY GELDİ RİZE ŞEN OLDU
-
Gündoğdu YILDIRIM
TEORİ PRATİK İLİŞKİSİ
-
Adnan ONAY
ÇAYIMIZI TAHTINDAN İNDİRMEYE ÇALIŞANLAR
-
İsmet KÖSOĞLU
VEKİL KARISINA FAKİRLİK BELGESİ
-
Hasan KARAAHMETOĞLU
TÜRK FUTBOLU VE HAKEMLER VAR'A TESLİM OLMAYA DEVAM EDİYOR..
-
Muhammet UZUN Çayın Buharında Kaybolan Emek
-
Yusuf Polat
Şampiyonluk Sebahattin Şirin’e yazar
ÇOK OKUNANLAR
-

Köyde 100 Kişilik Yemek Tesisi Hizmete Açıldı
-

Dolmuşçular Mağdur, Mahkeme Kararı Uygulansın Diyor İkizdere Dolmuşları Yolcu Alabilir
-

Gurme İzmir Olivtech Fuarı’nda zeytin, süt ve şarap sektörünün geleceği ele alındı
-

MUSTAFA ARDA IŞIK 2. BEYAZIT'I EKRANLARDA YAŞATIYOR
-

KADIN LİDERLER KULÜBÜNÜN GURUR GECESİ
















Geçmişte yapılan hataları hatırlatmanız ve o dönemde yapılan uyarıların nasıl kulak arkası edildiğini örneklerle anlatmanız çok değerli. Bu uyarıların dikkate alınmadığına bizzat şahit olan bir Trabzonlu olarak, maalesef biz de her felaket sonrası aynı sahneyi izliyoruz: Önce şok, sonra suçlamalar, sonra unutma…
Ancak siz, tam da olması gerektiği gibi meseleye çözüm odaklı yaklaşmışsınız. Suçlamak kolay, önemli olan hatadan dönmek ve ortak akılla kalıcı çözümler üretmek. Özellikle altyapıyı yapan firmaların sorgulanması ve denetim mekanizmasının güçlendirilmesi gerektiğine yürekten katılıyorum.
Umarım yetkililer de bu çağrınızı duyar ve şehrimize yakışır bir çözüm süreci başlatırlar. Çünkü Trabzon, artık günü kurtaran işler değil, geleceği inşa eden çalışmalar hak ediyor. Emeğinize sağlık!
Yazıda geçen “Kalbini bir çocuğun yüreğiyle hizalayabilir misin?” sorusu bence her eğitimcinin aynası olmalı. Bu soruya gönülden "evet" diyemeyen biri, ne kadar donanımlı olursa olsun eksik kalır.
Öğretmenlik mesleğine yönelen herkesin bu yazıyı okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü burada hatırlatılan değerler; müfredatların, sınav sistemlerinin, başarı belgelerinin çok ötesinde.
Kaleminize ve yüreğinize sağlık. Bu yazı gerçekten vicdan kaşındırıyor. Ve bu, hepimizin biraz ihtiyacı olan bir rahatsızlık.
Metin, zamanın hızla geçişiyle başlar. Bu geçiş, hem mevsimsel (kışın gelişi), hem de duygusal olarak vurgulanır (üniversite döneminin geçişi). Hayati'nin geçmişe dönük düşünceleri, hatıraların ne kadar canlı olduğunu gösterir. Zaman geçse de duygular ve anılar insanı bırakmaz.
Gençlik Aşkı ve İtiraf Edilemeyen Hisler
Hayati'nin Selin’e duyduğu ama tam anlamıyla dile getiremediği bir aşk vardır. Onun güzelliğini, sesini, varlığını içten içe sever ama söyleyemez. Bu sevgiyi en iyi ifade edebildiği yer, sazı ve müziğidir.
Saz, Hayati'nin duygularının dili olur.
Kültürel Hafıza: Sarı Gelin Hikayesi
Profesörün anlattığı "Sarı Gelin" hikayesi, sadece bir folklorik anlatı değil, aynı zamanda karakterlerin yaşadığı duygularla paralellik kurar. Aşk, ayrılık, imkânsızlık, ölüm… Tüm bu temalar hem Sarı Gelin'de hem Hayati’nin içinde yaşadığı duygularda vardır.
Halk hikâyeleri, bireysel hikâyelere tercüman olur.
Birbirini karalamakla, hakaretle, kavga ederek ülke yönetilmez. Bizler artık "kimin haklı olduğu" tartışmalarını değil, "kimin halk için ne yaptığı" konuşmak istiyoruz.
Atatürk'ün adı da din gibi, bayrak gibi, maalesef oy devşirme aracı haline getirildi. Bu da en büyük saygısızlık! Oysa bu değerler birleştirici olmalıydı, ayrıştırıcı değil.
Cumhuriyetimizin 100. yılına yakışan, kavga değil; birliktir, akıldır, üretimdir, adalettir. Bu çağrınıza yürekten katılıyor ve bir vatandaş olarak diyorum ki: Artık susun, çalışın!
Söz milletin ve millet artık susmuyor!
Hayati'nin iç sesi, aşkın diliyle değil, sazın telleriyle konuşur. Anlatıda saz, yalnızca bir enstrüman değil; geçmişin mirası, dedenin hatırası, sevdaların tercümanı ve söylenemeyenin sesi olur. Bu anlamda "kopan tel", sadece fiziksel bir kırılmayı değil, Hayati’nin içinde bir şeyin eksildiğini, ama aynı zamanda da bir şeylerin tamamlandığını simgeler. Sazın susması, insanın konuşmaya cesaret edemediği anlarda aşkın yükünü taşıyan sessiz bir çığlıktır.
Selin’in sesiyle birleşen bu duygu yoğunluğu, Sarı Gelin türküsüyle zirveye çıkar. Türkü burada bir halk ezgisi olmanın ötesine geçer; acının, ayrılığın, sevdanın, kadim hikâyelerin yankısı haline gelir. Profesör’ün gözyaşları ise anlatıya beklenmedik bir derinlik ve trajik bir güzellik katarken, geçmişle şimdiki zaman arasında bir köprü kurar. Sarı Gelin sadece anlatılan bir hikâye değil; yaşanmış, hissedilmiş, sevdayla iç içe geçmiş bir hayattır onun için.
Metnin sonundaki "Sil dedi yaşlarını. Bırak artık bundan sonra sen değil, sazın ağlasın." cümlesi, hem tematik hem de duygusal anlamda doruk noktasıdır. Bu cümleyle, aşkın acısı kabul edilir, ancak artık taşıyıcısı değişir: İnsan susar, saz konuşur. Bu bir vedadır belki, ama aynı zamanda bir kabulleniş, bir olgunlaşma ve içsel bir barıştır da.
Sonuç olarak, bu metin, sade ama kuvvetli bir anlatım diliyle; aşkı, kültürü, hüznü ve büyümeyi aynı potada eritmiş; okuyucuyu hem duygusal hem de düşünsel bir yolculuğa çıkarmıştır. Devamı beklenirken, anlatının bu ilk bölümü dahi bir novella zarafeti taşımaktadır.
Özellikle hikayede, Umay Ana’nın çocuklarına "Beni bu doktorların eline bırakmayın, son nefesimi toprağımda vereyim" diye seslenmesine rağmen, onların onun vasiyetini anlayamamaları ve son günlerinde onu şehirde, hastane odalarında yaşam mücadelesine mahkum etmeleri vurgulanıyor. Evlatların iyi niyetle bile olsa sevdiklerini yaşatmaya çalışırken onların arzularını, huzur isteklerini ve doğal ölüme yönelme taleplerini görmezden gelmesi üzerinde duruluyor.
Ayrıca hikaye, insanın ömrünün sonuna doğru köklerine, memleketine, doğaya ve sevdiklerine dönme ihtiyacı ile modern dünyanın yapay, soğuk ve mekanik sistemleri arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor. Güller, doğanın, sevginin ve Umay Ana’nın köy özleminin sembolü olurken, hastane, doktorlar ve yoğun bakım, modern dünyanın insanın son anlarını doğallıktan uzaklaştıran unsurları olarak tasvir ediliyor.
Yani yazar, milliyetçilik kavramının sadece kültürel ve sembolik unsurlarla sınırlı kalmaması gerektiğini, aynı zamanda ekonomik bağımsızlığı ve ülkenin kaynaklarının korunmasını da kapsaması gerektiğini vurguluyor. Özetle, "Gerçek milliyetçilik, ekonomide, tarımda, sanayide tam bağımsızlıktır" fikri temel düşüncedir.
Devamında bu ana tema daha da derinleşerek insanın fıtratıyla, yaşam döngüsüyle ve modern dünyada ölümün mekanikleşmesiyle bir yüzleşme ortaya koyabilir.
Bu metinde işaret edilen şu gerçek beni çok etkiledi: Neoliberal ekonomi politikalarıyla ülkenin ekonomisi yerli olmaktan çıkıyor, üretimden kopartılıyor. Bu durum, sadece ekonominin değil, siyasetin de merkezden uzaklaştırılması ve daha küçük, zayıf birimlere ayrılmasıyla tamamlanıyor. Ekonomi ve siyaset birbirine bağlı bir sistem, biri çökerse diğeri de etkileniyor. Bu yüzden, bugün sözde “açılım” ve “demokrasi” gibi kavramlar üzerinden oluşturulmaya çalışılan algının arkasında aslında ulus devleti zayıflatma ve ülkeyi emperyalizmin güdümüne sokma hedefi olduğunu görmek zorundayız.
Bu yazıyı okurken şunu anladım: Türkiye’nin geleceği, bugünkü karmaşada gözden kaçırılabilecek kadar önemli bir kırılma noktasında. Bizler halk olarak bu oyunlara gelmemeli, hem ekonomik hem siyasi anlamda güçlü ve bağımsız bir Türkiye için ulus devletimize sahip çıkmalıyız. Bu yazı, farkındalığı artırmak ve bu konulara dikkat çekmek açısından çok değerliydi.
Son günlerde “Terörsüz Türkiye” söylemi, sık sık gündeme getiriliyor. Ancak bu söylem, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) gerçeği göz ardı edilerek, yalnızca duygusal bir yaklaşımla ele alınıyor. Oysa Türkiye’nin geleceği açısından bu tür bir basitleştirme ciddi riskler taşımakta.
BOP, hatırlanacağı üzere Müslüman çoğunluklu 22 ülkenin sınırlarının yeniden çizilmesini öngörüyordu. Bu plan, özellikle yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin yoğunlaştığı bölgelerde, parçalanmış devletlerden oluşan yeni bir düzen kurmayı amaçlıyordu. “Büyük Kürdistan” projesi, bu planın odak noktalarından biriydi. Tarih bize gösteriyor ki bir ülkenin büyümesi genellikle başka ülkelerin zayıflatılması ve bölünmesi pahasına olur.
Batı’nın sözde “demokrasi” ve “özgürlük” anlayışı, ulus devletleri güçlendirecek temel hakları değil, etnik ve dinsel kimlikler üzerinden belirginleşen talepleri öne çıkarıyor. Bu yaklaşım, hem ulusal birliği hem de sosyal barışı tehdit ediyor. Batı’nın etnik ve dinsel kimlikçi yapıları silahlandırıp, ekonomik ve siyasi baskılarla ülkeleri parçalamaya çalışması, Suriye ve Irak örneklerinde açıkça görüldü. Şimdi ise “Terörsüz Türkiye” söylemiyle benzer bir planın Türkiye için gündemde olduğu endişesini doğuruyor.
Unutulmaması gereken bir gerçek var: Hiçbir terör örgütü kendi başına siyasi amaçlar güdemez. Bunlar, emperyalist güçlerin bölgeyi çıkarlarına göre şekillendirmek için kullandıkları araçlardır. KCK’nın farklı isimlerle dört ülkede faaliyet göstermesi ve Lozan ile 1924 Anayasası’na yönelik saldırılar, bu planın ipuçlarını veriyor.
Kandil’den gelen “Görüşmeyi yenilen taraf ister, bizim böyle bir talebimiz yok” açıklaması, PKK’nın Suriye’deki devletçikle birleştiği ve Türkiye’deki etkinliğinin azaldığını da ortaya koyuyor. Fakat “Terörsüz Türkiye” söylemi, gerçekte federatif bir yapının altyapısını hazırlayacak anayasa değişikliklerine zemin hazırlamak için toplumu ikna etme stratejisi olabilir.
Sonuç olarak, “terörsüz” bir Türkiye istemek elbette haklı bir taleptir. Ancak bu söylemin ardındaki niyetleri ve emperyalist planları göz ardı edersek, terörle mücadele değil, ulus devletin zayıflaması ve bölünme tehdidiyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu nedenle, bu söyleme karşı daha dikkatli ve bilinçli yaklaşmak, Türkiye’nin birliğini ve bütünlüğünü savunmak her zamankinden daha önemli.
Fikret’in anlattıkları, ilk bakışta basit bir trajedi gibi görünse de, aslında modern zamanların insan ilişkilerine ve çıkar odaklı tutumlarına dair derin bir eleştiri barındırıyor. Arzu karakteri, yüzeyde bir "femme fatale" gibi dursa da, onun da bir sisteme sıkışmışlık hali var: aşk, para ve sosyal statü arasında sıkışmış bir kadın. Fikret ise, bu karmaşanın içinde duygularına yenik düşerek hem maddi hem de manevi olarak çöküyor.
Metin, Cemal Süreya'nın dizeleriyle doruk noktasına ulaşıyor. "Sevmek güzel meslek, ama zor. Can dayanıyor dayanmasına, ama yürek gitti gidecek." Bu cümle, Fikret’in hayatını ve duygularını özetleyen bir manifesto gibi. Aşkın insana kazandırdığı güzellik kadar, kaybettiğinde ruhunda açtığı yaralar da burada derinlemesine işleniyor.
Ayrıca Sinem’in gözünden anlatım, bize olaylara dışarıdan bir tanığın gözünden bakma fırsatı sunarken, onun gözyaşları ve empatisi, gazeteciliğin sadece haber değil, aynı zamanda insan hikâyelerini anlamak ve duyurmak olduğunu da hatırlatıyor.
Sonuç olarak, bu hikâye, okuyucuya “insan” olmanın ne demek olduğunu, sevginin bedelini, pişmanlıkların gölgesini ve geçmişin peşimizden hiç ayrılmadığını edebi bir dille hatırlatıyor. Sıradan bir adamın hikâyesi gibi başlayan bu anlatı, her birimizin içinde taşıdığı kırık dökük kalbin sesi oluyor.
Ayrıca, yazının sonunda verilen mesajlar da oldukça etkileyici. Zekat, fitre, fidye gibi İslam’daki paylaşım esaslarını sade ve anlaşılır bir şekilde aktarmış, bu da metnin didaktik bir yön kazanmasına sebep olmuş. Yazarın “inanmak güzel bir şey, inançların gereğini yerine getirmek huzur verir insana” cümlesi, metnin belki de en anlamlı cümlelerinden biri. Çünkü sadece ibadet değil, toplumsal dayanışma ve yardımlaşma vurgusu yapması metni sadece dini bir anlatıdan çıkarıp evrensel bir mesaj haline getiriyor.
Sonuç olarak, yazarın anılarına eşlik etmek, onun dini inancını yaşarken karşılaştığı zorluk ve güzellikleri okumak keyifli ve öğretici oldu. Herkesin bu tür yaşanmışlıklardan ders çıkarması gerektiğine inanıyorum.
Gökçe’nin getirdiği güller, hem memleketin hem de eski günlerin dirilişini simgelerken, Umay Ana’nın gözlerinde yeniden bir ışık yakıyor. O güller, hem yaşamın hem de kaçınılmaz sonun bir metaforu; çünkü onlar hala diri ve kokulu olsa da, Umay Ana’nın ömrü solmuş bir bahçe gibi.
Metin, insanın doğduğu toprakla kurduğu kadim bağı güçlü bir şekilde hatırlatıyor. Umay Ana’nın “Beni köyüme götürün, son nefesimi orada vereyim” vasiyeti, toprağın çağrısına, köklerine dönme isteğine bir haykırış. Ancak modern dünyanın tıbbî yöntemleri, sevginin telaşlı çabaları bu çağrıyı susturuyor. Umay Ana’nın ömrü, doktorların elinde bir dosyaya, bir yaşam ünitesine hapsoluyor; insana dair sıcaklık ve toprak kokusu yerini soğuk yoğun bakım odalarına bırakıyor.
Ölüm burada, yoğun bakımın soğuk beyaz ışıkları altında kokusuz, sessiz ve bir o kadar acımasız. Oysa başucunda eksilmeyen güller, toprağın, yaşamın ve sevginin simgesi olarak, Umay Ana’nın hayata tutunma isteğini, ama aynı zamanda son isteğinin karşılıksız kaldığını fısıldıyor.
Bu metin, hem bireysel hem de toplumsal bir sorgulamayı barındırıyor: İnsanın ölüme karşı verdiği savaşı, modern tıbbın umut ve umutsuzlukla iç içe geçmiş yollarını ve sonrasında geride kalanların pişmanlığını. Umay Ana’nın öyküsü, bir ağıt; modern dünyanın yalnızlığında unutulmaya yüz tutmuş o eski, sıcak, toprak kokulu vedalara yazılmış bir hüzün senfonisi.
Elif’in dimdik duruşu bana, insanın kendini ve ilkelerini koruma azmini, Vav’ın boynu büküklüğü ise hayatın bize öğrettiği alçakgönüllülüğü, secdeyi ve kabullenişi hatırlattı. Metnin akışı, kalbimi adeta Kur’an harflerinin hikmetli dansına dahil etti. Özellikle “Elif ilk defa eğilmeyi düşündü, Vav ilk defa başını kaldırmak istedi” cümlesi aşkın ve insan olmanın özünü harika bir şekilde yansıtıyor.
Bu yazı, gönül ehline, sadece harflerin hikayesini değil, insanın kendi kalbindeki yolculuğunu da fısıldıyor. Okudukça insanın içinde bir sükûnet, bir tefekkür hali başlıyor. Son satırda gelen “Sen Elif misin, Vav mı? Yoksa o aşkın içinde kaybolmuş bir sessiz harf mi?” sorusu ise, metni hem bir davet hem de bir içsel sorgulama ile sonlandırıyor.
Bu derinlikli, gönül telini titreten yazı için teşekkür ederim.
Metnin ilerleyişi ise çok güzel; temizliğe karar verişinizden, her birini elemenizden ve sonunda gardırobunuzda kalanlara verdiğiniz değerle bir dönüşüm ve arınma hikayesi sunuyorsunuz. Özellikle de “kendimi kendimden çıkardım, çarptım, böldüm” kısımları, insanın kendisiyle yüzleşmesinin, kendini anlamasının ve değerinin farkına varmasının birer metaforu gibi.
Son satırlarda ise baharın yenileyici gücünü, kalbinize ve hayatınıza kattığı tazeliği hissedebiliyoruz. Gardırobunuzda kalanlar, aslında gerçek hayatta sizi seven, destekleyen ve sizinle birlikte büyüyen insanlar gibi görünüyor.
Bu yazı, okuyucuya hem bir ilham hem de bir “kendine dönme” çağrısı yapıyor. Çünkü herkesin bir “büyük temizlik” yapmaya ihtiyacı vardır. Kalbinde, gardırobunda ve hayatında...
Yazarın dili sade ve akıcı, fakat bu sadelik, metnin etkisini zayıflatmıyor; aksine, olayların doğallığını ve gerçekçiliğini vurguluyor. Diyaloglar, hem öğretici hem de duygusal bir bağ kurarak okuyucuya sesleniyor. Zeynep’in çocuklara yaptığı uyarılar ve depreme hazırlık mesajları, sadece bir öğretmenin sorumluluğunu değil, aynı zamanda toplumun birlikte ayakta kalma gücünü simgeliyor.
Metinde zaman akışı, kasabanın huzurundan felakete ve yeniden toparlanmaya doğru ilerleyerek bir döngü çiziyor. Bu döngü, aslında doğanın ve hayatın döngüsüne bir gönderme yapıyor: "Deprem olabilir, yıkılabiliriz; ama yeniden kalkabiliriz."
Ayrıca, metin yalnızca bir doğal afetin hikayesi değil, insan dayanışmasının ve toplumsal bilincin bir anlatısı. Zeynep karakteri, bir kahraman gibi resmedilmek yerine, herkesin içinde var olan bir bilinç ve vicdan sesi olarak sunulmuş. Onun uyarıları, sadece çocuklara değil, tüm topluma yöneltilmiş evrensel bir çağrı niteliğinde.
Son cümleler ise hikayenin özünü vurucu bir şekilde özetliyor:
"Tedbir alınmazsa felaket, güvenli olunmazsa felaket, yardımlaşılmazsa felaket!"
Bu tekrar ve vurgular, metnin öğütleyici ve moral verici tonunu pekiştiriyor.
Sonuç olarak, bu metin, basit bir kasaba hikayesinin ötesine geçerek, dayanışmanın, hazırlığın ve insan olmanın önemini işleyen, küçük ama güçlü bir edebi anlatı.
Dil ve Üslup:
Metnin dili şiirsel, yer yer halk anlatılarının dokusunu çağrıştırıyor. Zamanın "külleri"nin göklere dağılması, yayla evinin "kapısı kilidi olmayan ama güvenli" olması gibi metaforlar, okuru hem masalsı hem de gerçekçi bir atmosferin içine çekiyor. Anlatımda ayrıntılar, doğa betimlemeleri ve Kaçkarlar gibi somut coğrafi unsurlar, hikayeyi yerel bir dokuyla zenginleştiriyor.
Karakter ve Sembolizm:
Gökçe'nin yolculuğu, yalnızca fiziksel bir yolculuk değil; aynı zamanda geçmişle, doğayla ve vicdanla yüzleşme. Kapısız, kilitsiz ev; "güvenli" ama yalnız bir mekân olarak hem çocukluk hem de masumiyetin simgesi. Gökbörü ise doğanın hem yüceliğini hem de kırılganlığını temsil ediyor. Kurt, eski Türk mitolojisinde güç, cesaret ve yoldaşlığın simgesi olarak bilinir. Bu hikayede ise, Gökbörü, doğanın insanoğlunun hoyrat ellerinde can çekişmesini somutlaştırıyor.
Temalar ve Düşünce Derinliği:
Hikayenin temalarından biri insan-doğa çatışmasıdır. Gökbörü'nün vurulmuş ve ölüme mahkûm hali, insanın doğaya karşı olan hoyratlığının simgesidir. Diğer yandan Gökçe'nin çocukluk anıları ve doğaya olan hassasiyeti, bireysel düzeyde bir vicdan muhasebesini işaret eder. Ayrıca, "İnlemek, acı çekmek, yalvarmak... Hepsi onur kırıcıdır" diyen kurt, hem insanlara hem de hayvanlara seslenen bir onur ve direnç dersi verir.
Zaman ve Mekân:
Zaman, döngüsel bir şekilde geçmiş ve şimdi arasında gidip gelir. Yayla evi ve Kaçkarlar, hem mekânsal hem de simgesel anlam taşır; insanın hem kökleri hem de kaçınılmaz sonu orada gizlidir. Sis ve ışık gibi imgeler, yolculuğun bir tür inisiyasyon (geçiş) olduğunu ima eder.
Edebi Değeri:
Bu hikaye, hem epik hem de lirik unsurlar taşır. Epik yönü, doğa ve insan arasındaki çatışmayı ve direnişi yansıtırken; lirik yönü, bireyin geçmişe duyduğu özlem, vicdan ve doğaya karşı taşıdığı sevgiyle ortaya çıkar.
Sonuç olarak, bu hikaye doğa sevgisi, bireysel vicdan, kayıp ve direniş üzerine inşa edilmiş güçlü bir anlatı. Gökbörü’nün ölümü, hem doğanın insan karşısındaki yenilgisini hem de onurlu bir direnişi simgelerken, Gökçe’nin içsel yolculuğu, insanın doğaya olan borcunu ve bu borcun nasıl unutulduğunu hatırlatıyor.
Türkiye’nin terörle mücadeledeki kararlılığı ve diplomasi sahnesindeki aktif rolü ise gurur verici. PKK’nın geri çekilmesi güzel bir haber ve umarım kalıcı barış için önemli bir adım olur. Ancak metnin sonunda dile getirilen ekonomik kaygılar ve “3. Dünya Savaşı çıkar” korkusunun boşa çıkmasıyla birlikte yaşananlar, bizlere ne kadar bilgi kirliliği ve manipülasyonun hayatlarımızı etkilediğini gösteriyor.
Yine de umutla söylemek gerekirse; barışın ve gerçek değişimin mümkün olduğunu görmek güzel. Umarım bu olumlu gelişmeler kalıcı olur ve ülkemiz ile dünya için daha iyi günler gelir. Allah hepimizi korusun.
Erzurum’a dair anlatılan anekdot ise sadece kahkahaya değil, hikâyeye yerel bir ruh da katmış. Bu tarz kültürel dokunuşları çok değerli buluyorum. Selin’in karakteriyle Erzurum’un havası arasında kurulan bağ ise çok zarif bir detay olmuş.
Bu iki karakterin yollarının nasıl kesiştiğini ve ileride nereye varacağını merakla bekliyorum. Lütfen devamını getirin. Çünkü Hayati sadece Selin’i değil, bizi de bir yerden yakaladı sanki…
Hakem hataları konusuna da sonuna kadar katılıyorum. Bu sezon birçok maçta Rizespor’un hakkı yendi. Fenerbahçe maçındaki rezalet hepimizin hafızasında. Adaletli ve dürüst yönetimler olmadığı sürece bu ligin kalitesi de güvenilirliği de sorgulanır hale geliyor. Yabancı var hakemleri bile çözüm olamadı. Dediğiniz gibi asıl mesele hakemlerin üzerinde baskı olmadan sahaya çıkmaları.
Son 4 maçta takımımıza başarılar diliyorum. Dilerim hak eden sahada kalır, masa başında değil. Dualarımız Rizespor ile. Selam ve saygılarımla.
Sadece adaletin değil, merhametin, vicdanın ve sorumluluğun da adeta gasp edildiği bir dönemi yaşıyoruz. Suçluların serbestçe dolaştığı, masumların korkuyla yaşadığı bir ülkede “sağlıklı kalmak” dediğiniz gibi başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor.
Yine de yazmaya devam edin… Sözler kifayetsiz de olsa, sustukça kötülüğün normalleşmesine zemin hazırlamış oluruz. En azından “Biz susmadık” diyebilmek için kalem elimizde kalmalı.
Yazarın Batı medeniyetine getirdiği sınırlandırılma eleştirisi ve Müslüman bireyin dünya tasavvuru arasındaki karşılaştırması, yer yer tartışmaya açık olsa da anlamlı bir sorgulamayı barındırıyor. Misâk-ı Millî’ye yapılan atıf ise yazının fikrî omurgasını sağlamlaştırıyor ve tarih bilinciyle bugün arasında bir köprü kuruyor.
Katıldığım en önemli nokta şu: Kendi çıkarlarımız doğrultusunda yaptığımız hesaplar, şahsi menfaatten öte bir milletin varoluş iradesine dayanıyorsa, bu hesaplardan vazgeçmemek bir erdemdir. Ancak bu yaklaşımı sürdürürken, değişen dünyada esnekliğin ve kapsayıcı aklın da ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Kaleminize sağlık; okurken zihnimi besleyen ve sorular sorduran bir yazıydı.
Taraftarımızın desteğiyle alınan bu galibiyet umarım önümüzdeki Konya deplasmanında da moral olur ve çıkışımız devam eder. Bu mücadeleci ruhla ligde kalacağımıza inanıyorum. Emeği geçen herkese teşekkürler, Atmacalarla gurur duyuyoruz!
Ülkemizin kaynaklarının, limanlarının ve hatta çocuklarının bile korunamadığı bir ortamda, vatandaş olarak "devlet nerede?" diye sormak en doğal hakkımızdır. Sadece eleştirmek değil, aynı zamanda çözüm talep etmek de yurttaşlık sorumluluğumuzdur. Umarım bu tür uyarılar daha fazla insanın farkındalığını artırır ve yetkilileri sorumluluklarını yerine getirmeye zorlar.
Kaleminize sağlık.
elbette .
Hocaya güvenimiz tam diyorsunuz, biz de inanalım ama yönetim ve futbolcular da taşın altına elini koymalı. Gaziantep ve Hatay maçları kader maçları olacak. Bu takım Eyüpspor’u yenebildiyse, kalan maçlardan da gereken puanları toplayabilir.
Yeter ki sahada mücadele eden, formanın hakkını veren bir Rizespor izleyelim. Dualarımız takımımızla… Emeğinize sağlık.
Sayın Yılmaz Katmer’in bu uyarıları dikkate alması, geçmişte küstürülen, dışlanan isimlerle yeniden temas kurması, hem parti hem de Rize adına büyük bir kazanç olur. Aksi takdirde “Kral Kaybederse…” sadece bir başlık değil, partinin Rize’deki geleceğinin özeti olur. Kaleminize kuvvet, umarım sesiniz gereken yerlere ulaşır.
Metindeki "Tedbir alınmazsa felaket, güvenli olunmazsa felaket, yardımlaşılmazsa felaket!" vurgusu, adeta her bireyin hafızasına kazınması gereken bir motto. Bu hikâye, sadece bir kasabanın değil, tüm toplumun uyanık olması gerektiğini anlatıyor. Umarım hepimiz Zeynep öğretmenin öğrettiklerini kendi çevremizde yayabiliriz. Tekrar tebrikler.
Ne var ki hocamızın metnin son kısmında yaptığı dengeli değerlendirme — yani vasatlığın her zaman kötü olmadığı ve uyumun da belli açılardan işlevsel olabileceği vurgusu — meseleyi tarafsızca kavramamızı sağlıyor. Belki de çözüm, zekâyı dışlayan değil, onu sistemle barışık biçimde değerlendiren bir toplumsal kültür inşa etmekte yatıyor.
Hocamızın tespitleri, özellikle entelektüel derinliği nedeniyle dışlanan bireyler için hem teselli hem de umut verici. Sessiz yürüyüş her zaman fark edilmez ama iz bırakır. Kaleminize sağlık.