Sinem’in hayatı, bir anda altüst olmuştu. Nişanlısı Mustafa Kemal’i, Rize Belediye binasının önünde yaşanan o korkunç kazada kaybettiğinde içindeki bütün ışıklar sönmüştü. Cenazenin ardından eve dönmek ona ağır gelmişti. Her köşe başında Mustafa Kemal’in sesi, bakışı, gülüşü vardı. Telefonu eline almak, haber yazmak, hayata karışmak artık anlamını yitirmişti.
O karanlık günlerin sabahında, gözyaşlarını silip patronu Ali Bey’i aradı. Sesi titrek, yüreği yorgundu:
— “Ali Bey… Yıllık iznimi kullanmak istiyorum.”
Bir ay izin aldı. Çalışmaya devam edemeyecek durumdaydı. Bu izinde kendisini uzaklara, doğanın koynuna atmak istiyordu. Yanına Mustafa Kemal’in annesi Nilgün Hanım’ı ve kardeşi Esma’yı da alarak, yakın arkadaşının Handüzü Yaylası’ndaki evine çıktılar. Telefonunu kapatıp dünyadan uzaklaştı. Sessizlik, serin yayla rüzgârı ve yalnızlık, ruhunun yaralarını sarması için tek çareydi.
Her sabah sis dağların arasından süzülürken, Sinem kalemine sarıldı. Mustafa Kemal’le yaşadıkları mutlu günleri bir deftere döküyordu. Anıları, birer satırda canlanıyor, gözyaşları sayfaların kenarına düşüyordu. Bu tatilde kitabının yarısını yazmayı başardı. Ama günler ne kadar geçerse geçsin, içindeki boşluk dolmuyordu.
Bir ay bitip Rize’ye döndüklerinde, Sinem kendini yeniden aynı acının içinde buldu. Hele belediye binasının önünden her geçişinde, kazanın sahnesi gözlerinin önünde canlanıyor, kalbi sıkışıyordu. Unutması mümkün değildi.
Bir akşam Nilgün Hanım’a döndü, gözleri dolu dolu:
— “Benim de annem yok. Oğlunun yerini tutamam ama kızın olmak istiyorum. Rize’de kalalım, birlikte yaşayalım,” dedi.
Nilgün Hanım bu teklif karşısında donup kaldı. Böylesini beklemiyordu. İçinde bir anne şefkati kıpırdadı ama aynı zamanda alışkanlıklarının, evinin, geçmişinin bağlı olduğu Zonguldak vardı.
— “Kızım,” dedi sessizce, “eşyalarım hep Zonguldak’ta. Beraber gidip alalım, sonra döneriz.”
Böylece bir hafta sonu küçük bir yolculuğa çıktılar. Sinem, Esma ve Nilgün Hanım birlikte Zonguldak’a gittiler. Mustafa Kemal’in çocukluk fotoğraflarını gördüğünde Sinem’in gözleri karardı, neredeyse bayılacaktı. Nilgün Hanım onu zor toparladı. İki gün boyunca evin eşyalarını topladılar; Nilgün Hanım’ın giyeceklerini, Mustafa Kemal’in eski defterlerini, küçücük giysilerini kolilere yerleştirdiler. Her kutuyu kapatırken, sanki bir anıyı kilitliyorlardı. Kolileri kargoya verdikten sonra otobüsle tekrar Rize’ye döndüler.
Pazartesi günü okullar açılıyordu. Esma için çok önemli bir yıldı; lise son sınıftaydı, önünde üniversite hayatı vardı. Sinem kardeşini Rize’nin en iyi dershanesine yazdırdı. Gündüz haber peşinde koşuyor, akşamları Esma’nın yanında oturup derslerine yardım ediyordu. Nilgün Hanım ise evde yemekleri, temizliği üstlenmişti. Artık Sinem biraz nefes alabiliyor, Nilgün’e “Nilgün Anne” demeye başlamıştı.
Günlerden bir gün sosyal medyada gezinirken dikkatini bir haber çekti:
“Güneysu’nun Gürgen Köyü’nde 125 yaşında bir amca yaşıyor.”
Gazetecilik merakı kabardı. “Bu güzel bir hayat hikâyesi olabilir,” diye düşündü. Birkaç telefon görüşmesinden sonra Yaşar Amca’ya ulaşmayı başardı. Cumartesi günü Esma’yı da yanına alarak köyün yolunu tuttu.
Gürgen Köyü’ne vardıklarında manzara şaşırtıcıydı. Yaşar Amca, 125 yaşındaki koca çınar, elinde balta ile evinin önünde odun yarıyordu. Sinem hayranlıkla izledi, kamerayı açtı. Amcanın kırışık yüzünde yılların hikâyesi vardı. Sessizce birkaç fotoğraf çekti, iki dakikalık görüntü kaydetti.
Yaşar Amca, ömründe Güneysu’ya üç beş kez inmişti ama Rize merkeze hiç gitmemişti.
— “İsterseniz öğleden sonra Rize’ye inelim. Kaleyi, Ziraat Çay Bahçesi’ni, Şahin Tepesi’ni görürsünüz,” dedi Sinem heyecanla.
Yaşar Amca’nın gözleri parladı. “Ben hiç görmedim oraları,” dedi. Çocuk gibi sevinmişti.
Öğleden sonra yola çıktılar. Önce eve uğrayıp Nilgün Anne’yi de aldılar. Hep birlikte Rize Kalesi’ne çıktılar, ardından Ziraat Çay Bahçesi’nde oturup çayın tadını çıkardılar. Şahin Tepesi’ne vardıklarında güneş yavaş yavaş batıyordu. Rize’nin bütün ışıkları ayaklarının altında yanıp sönüyordu. O manzarada Sinem derin bir nefes aldı. Uzun zamandır ilk kez kalbinin biraz hafiflediğini hissetti.
Akşama doğru Yaşar Amca’yı tekrar köyüne bırakıp döndüler. Yorgun ama huzurluydular. Sinem, o gece defterine şunları yazdı:
“Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz. Ama bazen bir hayat hikâyesi, bir anne şefkati, bir kardeşin gülüşü bize yeniden yaşamayı öğretir. Belki de ben artık sadece gazeteci değilim. Mustafa Kemal’in anısını yaşatan bir yazarım.”
Ve böylece Sinem, kendi acısıyla birlikte başkalarının hikâyelerini de kalemine taşımaya karar verdi. Çünkü biliyordu: Yaşam, paylaşıldıkça iyileşen bir yaraydı