Üç yıl geride kalmıştı. Esma, Hacettepe Tıp Fakültesinde hızla parlayan bir yıldız olmuştu. Hazırlık sınıfını ikinci olarak bitirmesinin ardından birinci ve ikinci sınıfta fakülte birincisi çıkmış, şimdi üçüncü sınıfta hocalarının takdirini ve arkadaşlarının saygısını kazanmıştı. Derslerdeki başarısı kadar zarafeti ve güzelliğiyle de dikkat çekiyordu. Her gün farklı erkeklerden arkadaşlık teklifleri almasına rağmen, hiçbiriyle ilgilenmiyordu. Çünkü o, ablası Sinem’e verdiği sözü tutuyor, kendini sadece derslerine adıyordu.
Sinem ise Rize’de gazetecilik yapmaya devam ediyor, hayatını hem işine hem de Esma’ya adıyordu. Mustafa Kemal’i kaybettiği o kara günden sonra, bir daha gönlünü kimseye açmamış, tüm sevgisini kardeşine ve yanında yaşayan Nilgün Hanım’a vermişti. Nilgün Hanım, Mustafa Kemal’in annesi, aslında Sinem için öz anneden farksız olmuştu. Aralarında kan bağı yoktu ama gönül bağı vardı.
Bir sonbahar sabahı, Sinem yıllık iznini kullanarak Ankara’ya, Esma’yı görmeye gitti. Esenboğa Havalimanından metroya bindiği sırada arkasından bir ses duydu:
— “Sinem Yılmaz, Sinem sen misin?”
Sinem arkasını döndüğünde, yıllardır görmediği üniversite arkadaşı Kerem’i gördü. Birlikte şehre indiler, bir restoranda oturup geçmişi yad ettiler. Kahkahalarla geçen saatlerin ardından Kerem aniden ciddileşti.
— “Biliyor musun Sinem,” dedi gözlerini yere indirerek, “Okulda sana sırılsıklam âşıktım. Ama reddedersin diye bir türlü açılamadım. Yıllar geçti, hâlâ evlenmedim. Eğer sen de bekârsan, belki mutlu bir beraberlik kurabiliriz.”
Sinem şaşkınlıkla donup kaldı. Arkadaşları Kerem’in ilgisinden söz ederdi ama hiç ciddiye almamıştı. Derin bir nefes aldı ve sadece,
— “Hâlâ bekârım,” diyebildi.
Kısa bir sessizlikten sonra Kerem yeniden konuştu.
— “Şimdi ne yapıyorsun? Nerede çalışıyorsun?”
Sinem memleketi Rize’de gazetecilik yaptığını, Ankara’ya da kardeşini görmeye geldiğini söyledi. Kerem ise Ankara’da İletişim Başkanlığında müdür olduğunu, dilerse Sinem’e ulusal gazetelerin bürolarında iş bulabileceğini, böylece daha yakın görüşebileceklerini söyledi.
Sinem’in zihninden Mustafa Kemal geçti. Onun gülen yüzü, yarım kalan hayalleri… İçinde bir sızı duydu ama aynı zamanda yıllardır hissetmediği bir sıcaklık da vardı. Yaşı ilerliyordu, bir yuva kurmak istiyordu. Kerem’in sözlerinde samimiyet vardı.
Sessizliği bozdu:
— “Yedi yıl önce bir öğretmenle nişanlandım,” dedi. “Çocuk yuvasında büyümüştü, sonra annesini bulduk. Nikâh tarihi aldığımız gün trafik kazasında onu kaybettim. O günden sonra annesi Nilgün Hanım bana sığındı, benim annem oldu. Bir de kardeşim Esma var. Bunları sorun etmeyeceksen teklifine evet derim.”
Kerem, gözlerinde en ufak tereddüt olmadan,
— “Annen annemdir, kardeşin kardeşimdir. Ben de kimsesiz büyüdüm. Hep geniş bir aile özlemi duydum. Eğer sen istersen, bu aileyi birlikte kurarız,” dedi.
Sinem’in gözleri doldu. İçinde yıllardır taşıdığı yük hafifliyordu sanki.
Ertesi gün Rize’ye döndü. Eve adımını atar atmaz Nilgün Hanım onun yüzündeki solgunluğu fark etti.
— “Neyin var kızım, yoksa Esma’ya bir şey mi oldu?” dedi telaşla.
Sinem koltuğa oturdu, Nilgün Hanım’ın ellerini tutarak konuşmaya başladı:
— “Bak anneciğim, seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun. Mustafa Kemal’i kaybettikten sonra sen bana annelik ettin. Ama hayat devam ediyor. Ankara’da okul arkadaşım Kerem’le karşılaştım. Bana ilgisini söyledi. Sizi de kabul etti. Ama sen ‘Hayır’ dersen, ben bu teklifi kabul etmem.”
Nilgün Hanım gözyaşlarını tutamadı.
— “Olur mu kızım? Tabi ki evleneceksin. Beni düşünme, yıllarca yalnız yaşadım yine yaşarım. Ama sen gençsin, hayatını kurmalısın. Sen mutlu olursan ben de mutlu olurum,” dedi.
Sinem’in yüreği ferahladı. O akşam telefonla Esma’yı aradı, her şeyi anlattı. Esma kahkahalarla karşılık verdi:
— “Buna gazetecilik dilinde BOMBA haber derler abla! Ne kadar sevindim bilemezsin. Hemen işini ayarla, Ankara’ya gel. Sen gelmeden ben Kerem’i bulur, ifadesini alırım,” dedi şakalaşarak.
Böylece uzun yıllar sonra Sinem’in yüzü yeniden gülmeye başlamıştı. Kerem’in teklifi yalnızca Sinem’i değil, Esma’yı ve Nilgün Hanım’ı da mutlu etmişti. Birbirlerine yaslanarak büyüttükleri küçük aile, şimdi Kerem’in gelişiyle daha da genişleyecekti.
Esma derslerinde başarıdan başarıya koşarken, Sinem kalbine yeni bir yol açıyor, Nilgün Hanım ise hayatın beklenmedik sürprizlerine şükrediyordu. Yalnızlıklarla yoğrulmuş üç kadın, şimdi Kerem’in gelişiyle umut dolu yeni bir başlangıcın eşiğindeydi.
Hayatın öğrettiği tek gerçek vardı: Acılar geçer, anılar kalır, ama umutla kurulan yuvalar her şeye değer.