Zaten futbolsever halkımız görmeye hazırsa da benim gibi futbolun anti-sevda sahipleri de bu filmi rahatça izleyebilirler
LEFTER-BİR ORDİNARYÜS HİKAYESİ
Yönetmen: Can Ulkay
Senaryo: Ayşe İlker Turgut
Görüntü: Jean-Paul Seresin
Müzik: Fahir Atakoğlu
Oyuncular: Erdem Kaynarca, Deniz Işın, Aslıhan Malbora, Aslıhan Gürbüz, Bora Akkaş, Onur Ay, Hamdi Alkan, Taner Barlas, Ayşe Lebriz Berkem, Onur Durmaz, Ezen Evren
Netflix yapımı, 2025
İşte benim için son derece değişik bir film... Öncelikle onca ilgi, yetenek, çaba ve merak alanlarım içinde ne genel olarak spor ne de özel olarak futbol yer tutmuştur.
Ne profesyonel ne de ‘hobi’ olarak... Ve sanırım ki hayatımda bir kez olsun bir maç izlememişimdir. Ne bir stadyumda ne de TV ekranında...
Buna karşılık ve buna rağmen bu film ilgimi çekti. Biraz kimi dostlarımın, biraz da sevgili oğlum Gökhan’ın etkisiyle... Ve karşımda doğrusu gayet iyi bir film buldum. Demek ki sinemada illa da konu veya tür önemli değil. İyi olunca, her şey keyifle izlenebiliyor.
Futbol tarihimizin, özellikle Fenerbahçe’nin hikâyesi içinde tam adıyla Lefter Küçükandonyadis ayrı bir yer tutuyor. 1924’te Büyükada’da doğmuş. Sonradan da çok sevip sık sık gittiği o enfes sayfiye mekânı... Doğduğunda bir adı da Elefterios imiş, Rumca’da ‘özgür’ anlamına gelen...
Ölüm tarihini de hemen vereyim: 2012. Arada gencecik, hayli yakışıklı, milleti açısından azınlıklardan (Rum ya da Yunan denebilir) bir spor kahramanının hikâyesini izliyoruz.
Filmde olaylar 1933 yılında Büyükada’da başlıyor. Ve çocukluğunu görüyoruz. Sonra 1942 yılına sıçranıyor. Artık o 18 yaşındadır. Bu arada tüm ana kişilikler yarı Türkçe, yarı Rumca konuşuyorlar. O iki dil, biri ana ve öbürü azınlık için olsa da bu ülkede hemen hep olduğu gibi uyum içinde kullanılmaktadır.
Lefter askerliğini Diyarbakır’da yapar. Ve derin Türkiye’yi daha iyi tanır. O sırada İkinci Dünya Savaşı hâlâ süregelmektedir. Dönünce, artık futbola kesin girmeye karar verir. Hem de Fenerbahçe’ye...
1907’de kurulmuş olan bu ülkenin en eski futbol takımı, artık bir efsane sayılmaktadır. Ve onun içinde özellikle forvetteki oyunuyla büyük ün yapacaktır. Arada özel hayat da sürer gider. Ana-babasıyla arası iyidir. Ve babasını yitirmek büyük azap olur. Eşi Stavrini’yle mutlu-mesut giderler. Bir kez onu hayli kıskandırmayı becerirse de... Ona yüzük takma sahnesi de çok hoştur. Çocuklarını hep göz önünde tutar, sevgiyle... Yakın arkadaşı Dmitri de onun spora dalmasına yardımcı olur...
Lefter zaman zaman teknik direktörlük de yapmış ve aynı zamanda ‘Ordinaryüs’ lakabını edinmişti. Bir onursal ödül olarak... Fenerbahçe marşında da adı geçer. Bunu ona takımın büyük destekçilerinden Manol Talyan lütfedip vermiştir. Ayrıca ekibin İtalya-Floransa’ya gidip maç yapması (ve elbette kazanması), Lefter’in Nice takımına davet alması…
Bu arada Lefter ve takımı Atina’ya da davet alıp giderler. Ve tepki şöyle olur: “Ne kadar İstanbul’a benziyor burası!” Macaristan’a da davet alıp giderler: 1956 yılında... Arada Metin Oktay da karşı takımda (yani Galatasaray’da) yerini alarak efsane bir futbolcu olacaktır.
Sonra siyasal günler gelir. 6-7 Eylül olayları... Ve toplumun isyan günleri... Onların evi bile saldırıya uğrar. Maçlar da ertelenir. Bu arada etrafta bol bol kar yağar. Bu havada genelde zor çekimler de yeterince iyidir.
Gelelim hikâyenin sinemasal yanına... Doğrusu beni asıl mest eden bu oldu. Çok geniş bir perdede çekilen film, görüntüler ve dekorlar açısından süper… Eski Boğaz yalılarından birinde bir parti ve dans var.
Kaçırdığınıza üzülürsünüz! Maç sahneleri inanılmaz bir canlılık içerir. O kadar figüran futbolcuyu nasıl buldular, nasıl yönettiler! Dönem İstanbul’unun manzaralarından eski stadyumlarına birçok dekoru filme ustalıkla yerleştirilmiş.
İnönü Stadyumu’ndan Taksim kışlasına, benim/bizim çoktan yıkılmış sandığımız kimi mekanlar ayakta gözüküyor. Ve birçok maçta yine inanılmaz kitleler oralarda spor hastası oluyorlar.
Kimi yapılar ise günümüze dek gelenler... Pera Palas ve civarı, ara sokaklar... Nasıl becermişler bunu? Gel de yönetmeni Can Ulkay’a sorma...
Yıllar sonra, 1964 yılında yine Mithatpaşa Stadı’nda (eski adıyla İnönü), 40 yaşını dolduran Lefter için özel bir tören yapılır. Ve bunu veda maçı (ya da jübile) ile kutlarlar. Sporu artık bırakacak ve sakin bir hayata geçecektir. 2012 yılında, tam 70 yaşında aramızdan ayrılarak...
Bu dönemi ve ölümü, kendisine adanan filmimiz hiç anlatmıyor. Ama ben bilgi vereyim. Ölümü saygın Amerikan Hastanesi’nde oluyor. Sonra çok sevdiği Büyükada Rum Ortodoks Kılisesi’nde töreni yapılıyor ve oraya gömülüyor. Allah rahmet eylesin diyelim...
Son bir şeyler daha var. O dönemin basını eski gazetelerle veya siyah-beyaz TV ekranlarıyla iyi verilmiş. Filmin belgeci yanını destekliyor. Jean-Paul Seresin’in görüntüleri ve usta besteci Fahir Atakoğlu’nun müziği de çok şey katmış.
Ama belki en önemli bir nokta, başrolü yüklenen Erdem Kaynarca. O gerçek Lefter’den çok daha yakışıklı. Gerçi tüm kadro övgüye değer. Ama onun Lefter rolü bambaşka. Bunların oyun gücüyle birleşmesi filme büyük katkıda bulunmuş.
Velhasıl zaten futbolsever halkımız görmeye hazırsa da benim gibi futbolun anti-sevda sahipleri de bu filmi rahatça izleyebilirler.
İlyas GÜR
Editör
















