Alim, imam, yazar, düşünür, çok kişi yazmıştır ‘oruca’ dair. Ama hiç birisi ya da pek azı bu mütevazı kitaptaki ‘otuz dört yazı/bir şiir’ kadar sarıp sarmalar insanı, içini ısıtır.
Kitaptaki yazıların çoğu ‘altmışlı yıllarda’ yayınlanmış: Yeni İstanbul, Babıali’de Sabah gazetelerinde, Diriliş ve Büyük Doğu dergilerinde. Sezai Karakoç’un en üretken olduğu dönemdir bu dönem. Şiirinde ve düzyazılarında hep aynı ‘metafizik temaların’ etrafında dönüp dursa da sanırım onun okurları ikiye ayrıldı her zaman: bir ‘ideolog’ gibi yaklaşanlarla, daha çok ‘şair olarak’ görmek isteyenler... (Benzer ‘kabul farklılıkları’ Nazım Hikmet, Necip Fazıl, İsmet Özel gibi güçlü şairler için de söz konusu, bugün bile!) Ben şiirden yanayım. Şiirden ve edebiyattan.
Evet, ben şiirden yanayım. Bu nedenle ‘üstat’ Karakoç’un ‘diriliş nesli’ için kaleme aldığı manifesto gibi ‘didaktik denemelerini’ değil, şiirlerini ve ‘şiire benzeyen’ metinlerini tutkuyla okudum sıklıkla. Bu kitapları ötekilere göre ‘gündelikten’ uzaktı. Vaaz etmiyor, minber kokmuyordu. ‘Samanyolunda Ziyafet’ten okuyalım: “O, Ramazan’ın birinci günü orucu içine ekmiştir. Üçüncü gün oruç yeryüzüne çıkar, onuncu gün kök ve göğdelidir. On beşinci gün dallar sürer, yirminci gün yapraklar açar; yirmi beşinci gün çiçek, çiçek, çiçek... Son gün; dalları bastı kiraz. Ulu ve yüce bir ağaçtır artık inanç insanda. Kök en derinde, yemiş; nur olarak yüzdedir.” Ona göre oruç betonları kırar, ruhu temizler ve onarır, meşaledir, diriliştir, şuuraltını gün ışığına çıkartır, tabiatüstü bir ziyafet, bir ‘gök sofrasıdır’ oruç. Yine orada okumuştum: yaklaşan iftar saatini evin içine dolan ‘Kur’an sesiyle’ ve yumuşayıp odalara dökülen güneşin ‘eğik ışıklarıyla’ birlikte betimlemiş, bu manzarada “ahiretin ve cennet saraylarının bir maketini” gördüğünü yazmıştı. Okuyunca anlamış ve hak vermiştim ki ne sahur ne iftar ne teravih, benim için de Sezai Karakoç’un yakaladığı ‘bu küçük ama en bereketli zaman dilimiymiş’ Ramazan. ‘Ramazan’ın tadı’ orada saklıymış: Çarşıya uğranılarak işten/okuldan dönülen, Kur’an’la ve duayla iftara hazırlanılan ‘ikindi ile akşam arasındaki’ o birkaç saatte...
Şehrin ‘iftara doğru’ büründüğü manevi hava, oruç tutsun/tutmasın, herkesi sarıp sarmalıyor anlaşılan. Yahya Kemal Atik-Valde’den inen tenha sokakta ‘oruçsuz ve neşesiz’ kalışından söz eder hüzünle, Orhan Pamuk dinden uzak, Batılılaşmış ailesinin iftar sevincini şöyle paylaşır: “Ne babaannem ne de ondan sonraki kuşaktan amcalarım, yengelerim, babam, annem, bir gün bile oruç tutmazlardı ama Ramazanlarda, iftar saati, oruç tutanların iştahıyla beklenirdi. Akşamın erken bastırdığı kış günlerinde babaannem misafirleriyle poker ya da bezik oynarken, iftar bir çeşit fırında ekmek ve çay saatine dönüşür, kağıt oynarken sürekli bir şeyler atıştıran bu yaşlı ve neşeli kadınlar iftar saati yaklaşırken tıkınmayı bırakır, oyun masasının yanına, dindar bir zenginin konağında görüleceği cinsten, çeşit çeşit reçelli, peynirli, zeytinli, börekli, sucuklu bir iftar masası özenle kurulur, radyoda iftar saatinin yaklaşmakta olduğunu sezdiren ney çalarken babaannemle misafirleri, sanki sabahtan beri açmışlar gibi sabırsızlıkla ‘Daha ne kadar var?’ diye sorarlar...”
1446’ncı Ramazan ülkemize ve İslam dünyasına esenlik getirsin.
İlyas GÜR
Editör
















