DÜNYA
Giriş Tarihi : 06-06-2021 01:07   Güncelleme : 06-06-2021 01:07

İran seçimlerinde muhafazakâr rüzgâr

İran uzmanı Cemalettin Tasken, 18 Haziran’da gerçekleştirilecek İran seçimleri öncesi değerlendirmede bulunuyor.

İran seçimlerinde muhafazakâr rüzgâr

 


İran’da 13. dönem cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor. İran halkı, önümüzdeki dört yıl görev yapacak yeni cumhurbaşkanını seçmek için 18 Haziran 2021 tarihinde sandığa gidecek. Bölgesel konuların çözümünde önemli aktörlerden biri olarak öne çıkan İran’da adayların seçim çalışmaları, tüm hararetiyle devam ediyor. 593 isim Anayasayı Koruyucular Konseyi’ne (Şûrâyi Nigehbân) aday adaylığı başvurusu yaptı. Kırk ismin dosyası incelendi ve Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin açıklamasına göre yedi kişi seçime girmeye hak kazandı. İran siyasi anlayışının önemli isimlerinden eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ve büyük bir siyasi çekişme içinde olduğu Laricani ailesinin önemli siması Ali Laricani yarış dışı kaldı. Her iki ismin de yarış dışı kalması, devrim lideri Hamaney’in İran siyasetini muhafazakâr bir kavgadan uzak tutmak istemesi olarak yorumlanabilir. Kararın ardından Ahmedinejad, seçimi protesto edeceğini duyurdu. Laricani ise üzerine düşeni yaptığını söyleyerek destekçilerine “sandığa gidin” dedi.


Müesses nizam, önümüzdeki dört yılı muhafazakâr kanattan bir adaya teslim etmek istercesine bir önceki seçimi kaybeden 61 yaşındaki İbrahim Reisi’nin ismini öne çıkarma gayretinde. Reisi devrimin ilk yıllarından beri İran siyasetinin içinde ve İran yargı sisteminde hızla yükseldi. 30 yaşında Tahran Başsavcılığı görevi yapan Reisi, devrimden sonraki dönemde muhaliflere yönelik aldığı hukuksuz kararlarla biliniyor. Bir diğer önemli aday ise İbrahim Reisi gibi Horasan-i Rezevi bölgesinden bir başka muhafazakâr isim Said Celili. Celili, İran siyasetinde önemli görevler üstlenmiş tecrübeli bir siyasetçi. Eski Milli Güvenlik Yüksek Kurulu Sekteri, Irak savaşı gazisi ve bir ayağını İran-Irak savaşında kaybetti. Konseyden “Cumhurbaşkanı adayı olmasında herhangi sakınca yoktur” onayı alan İbrahim Reisi, Said Celili, Muhsin Rızai, Emir Hüseyin Kadızade Haşimi, Ali Rıza Zakani, Muhsin Mihr Alizade ve Abdulnasır Himmeti İran’ın yeni cumhurbaşkanı olmak için yarışacaklar. Muhtemelen bazı adayların, en güçlü isim olan savcı İbrahim Reisi lehine seçimden çekileceği bir süreç yaşanacak.


***

Seçim boyunca yarışa kabul edilen adayların hepsi, kampanyalarını yürütmek için devlet imkânlarından eşit şekilde faydalanıyor ancak İran’daki seçimlerin önündeki en büyük engel, aşırı muhafazakâr kanadın kontrolündeki Anayasayı Koruyucular Konseyi’nin onayı olmadan seçimlerde yarışmanın imkânsız olması. Bu kural da -seçime katılım oranı yüksek olsa bile- İran halkını, istediği adayı değil Konsey’in onay verdiği bir adayı seçmek zorunda bırakıyor. Dolayısıyla açıklanan adaylara bakılınca seçime katılım oranının bir hayli düşük olacağı söylenebilir. Ülkede özellikle reformist adayları destekleyen gençlerin ve kadınların bilerek sandıktan uzak tutulduğu bir seçim sürecinin yaşandığı söylenebilir.


İran seçimlerindeki süreci değerlendirirken iç siyasetteki politik çıkmazlardan ziyade dış politikadaki manevra alanlarını dikkate almak, seçim sürecini daha sağlıklı değerlendirmemize yardımcı olabilir. Bu nedenle seçim sürecindeki söylemlerin daha çok İran dış politikasının geleceğine yönelik çıkışlar olduğuna dikkat çekmekte fayda var. Ülkedeki seçimlerden çıkacak sonuç, Tahran’ın iç ve dış politikasındaki tutumunu önemli ölçüde etkileme kapasitesine sahip. Görüşmeleri büyük bir umutla devam eden Nükleer müzakerelerin yanı sıra bölgedeki askeri ve siyasi varlığıyla Tahran, aslında hem bölgedeki krizin bir parçası, hem de sorunların çözümüne katkı sunabilecek bir ülke konumunda.


Öncelikle belirtmek gerekir ki bölgede bugüne değin devam eden yıkım, yeni öfkeleri ve değişen siyasi psikolojiyi de gözler önüne sermekte. 2011 yılının mart ayından günümüze kadar geçen süreçte yeni aktörler ve senaryolar, yalnızca İsrail karşıtlığında birleşen Orta Doğu denklemini önemli ölçüde değiştirmiş vaziyette. Orta Doğu siyaseti, bugün elde edilen tüm ılımlı atmosfere ve yükselen İsrail karşıtlığına rağmen her şey tersine dönebilir. Nükleer görüşmelerin akamete uğraması ihtimali, Suudi Arabistan ve İsrail gibi iki devleti, İran’a karşı iş birliği yapabileceği bir konuma getirebilir.

***

Bölgede yaşanan olaylar ve değişen siyasi psikoloji anlayışının en önemli muhataplarından birisi İran. Özellikle son yıllarda hem iç hem de dış politikasında hareketli bir dönem geçiren “yakınımızdaki uzak ülke” İran’ın, değişen siyasi anlayışı/psikolojiyi nasıl yorumladığını, Filistin meselesindeki tutumuna ve Hizbullah ile olan münasebetine bakarak da anlayabiliriz. Zira İran siyasetinin Nükleer anlaşma süresince Batı ile gerçekleştirdiği “müzakere” nedeniyle dış politikadaki “idmanlı” duruşu, seçim sürecini etkileyecek nitelikte. Nükleer müzakere anlayışıyla pekiştirilen müzakere tecrübesi, seçim atmosferini yaşayan İran iç politikasında kendisini “münazara” olarak göstermekte. Seçim öncesi adayların canlı yayında tartışması olarak adlandırılan münazara, İran siyasi geleneğinde öteden beri var olsa da adayların yaptıkları/vaatleri, şimdiye kadar özellikle kadınlar ve şehirli genç nüfusu memnun edebilmiş değil. Adaylara bakıldığında bundan sonra da edecek gibi görünmüyor.

Daha önceki seçim münazaralarında reformist/pragmatist grubun daha çok dış politikadaki kazanımlara yoğunlaştığını hatırlatmakta fayda var. Dış politikada kat edilen mesafenin devamı ve kazanımların korunması için Ruhani, 2017 yılında İran halkından ikinci bir şans istemişti. Dış İşleri Bakanı Zarif ise bulduğu her fırsatta Ruhani’nin tekrar seçilmesi halinde İran’ın dış politikadaki ılımlı/savunmacı tavrını koruyacağına vurgu yapmıştı. Şimdiki süreçte ise İbrahim Reisi önderliğindeki muhafazakâr kanat önceden olduğu gibi daha çok iç politikaya yönelik manevralarıyla öne çıkmakta. Bu grubun en güçlü adayı İbrahim Reisi, Ruhani ve ekibini, İran’ı Batı’ya peşkeş çekmekle suçladı bugüne değin. Seçilmeleri halinde İran’ın dış politikadaki radikal/saldırgan duruşuna geri döneceğinin işaretlerini veren Reisi, Hameney’in de onayıyla, nükleer anlaşmanın geçersiz sayılması konusunda istekli görünen taraf olarak öne çıkıyor.

***

Münazaralar, karşılıklı restleşme şeklinde geçse de aslında İran, özellikle dış politika eğiliminin ve siyasi geleneğinin kendisine yeni mecralar belirleyebileceği bir süreci yaşıyor. Nükleer anlaşmanın seçim öncesi ele alınış biçimi ve her iki taraftan yapılan değerlendirmeler, İran iç siyasetinin dış siyasete yönelik korku ve tedirginliklerini gün yüzüne çıkaran türden. Bu bağlamda muhafazakârlara göre, ABD’nin başını çektiği Batı Bloku, Tahran ile masaya oturmanın avantajlı olduğunu düşünüp İran’la anlaşmayı devam ettirme konusunda istekli davrandı. Zira kendilerine göre ABD, nükleer müzakerelerde yaşanan ilerleme sayesinde zamanla İran içindeki güç dengelerini sarsmayı hedefliyor. Özellikle İran Devrimi’nden bu yana siyasi hayatın içinde olan aşırı muhafazakârlar, müzakerelerin, İran rejimini dönüştürücü bir etkisi olacağı kanaatindeler. Pek dillendirmeseler de nükleer anlaşmanın, İran’da “karşı devrim” sürecini tetikleyebileceği endişesini taşıyanların sayısı hiç de az değil. Yaklaşan seçimlerde Reisi cumhurbaşkanı seçilmeyi başarabilirse Batı ile çok daha gergin bir sürece girmeye hazır olan bir İran bulacağız karşımızda. Ruhani ve Cevad Zarif’in de içinde olduğu reformist/pragmatist grup ise görevdeki son günlerine rağmen Batı ile varılabilecek anlaşmanın İran’ın iç dinamiklerini sarsmak yerine İran’ın ekonomik, siyasi ve kültürel kapasitesinin dünyaya açılma fırsatı elde ettiği görüşündeler. İran’daki seçim maratonu, saldırgan ve savunmacı politika seçeneklerinden hangisinin daha net sonuç vereceği sorusu etrafında şekilleniyor daha çok.

Daha önce de vurgulandığı üzere; Batı’nın İran’a uyguladığı ekonomik ve siyasi baskılara boyun eğmemek, aşırı muhafazakâr tavrın ana omurgasını oluşturuyor. Reformistler/pragmatist kanat ise bu temel ilkeyi reddetmeden de diplomasi yapılabileceğini savunuyor. Nükleer anlaşma olasılığının önemli bir kazanım olduğu konusunda kararlı olan Reformist anlayışa göre, İran’ın büyük güç olması için öncelikle ekonomik yaptırımlardan sıyrılması gerek. Bu da ancak Batı ile müzakerelerin sürdürülebilir olmasına bağlı. Reformistlerin bu söylemini dile getirirken, şu ayrıntıya dikkat çekmek gerek. Ruhani ve ekibinin bugüne kadarki reformist söylemleri, “devrim karşıtı” bir çıkış değil. Bu grup reform çağrısını, hâkim siyasi söylemin sınırlarını belirleyen temel parametrelerin içinden yapıyor. Örneğin Ruhani’nin siyasi anlayışına göre, İran’daki insan hakları ihlallerinin giderilmesi, batılılaşma adına değil, devrimin ilkelerinin daha geniş kabule ulaşması açısından önem arz etmekte.

Diğer taraftan İran siyasetinde etkin olan askeri kanadın önemli bir kısmı İran-Batı nükleer müzakerelerine karşı çıksa da bazıları bu durumun fırsata çevrilebileceğini düşünüyor. Bu görüşe sahip olanlar anlaşmanın, Tahran’a; Irak, Suriye ve hatta Yemen’deki varlığını tahakküm etme fırsatı sunduğu konusunda hemfikir. Ayrıca ABD’nin, Obama yönetimi ile birlikte askeri anlamda bölgeden çekilmesi ve yükselen siyasi kaosun, Irak ve Suriye’deki etki alanını genişletmesi adına İran’a bulunmaz bir fırsat sunduğu herkesçe malum. Bu durum aynı zamanda İran’a, bölgedeki diğer örgütlerle de irtibatını devam ettirme olanağı sağlıyor. Zira bir yandan Batı ile el sıkışırken diğer yandan Hizbullah veya Haşdi Şabi ve hatta son İsrail-Filistin geriliminde görüldüğü üzere, Hamas gibi diğer örgütlerle olan bağını sürdürme çabası, Tahran’ın nükleer anlaşmayı milis gücü açısından da avantaja çevirme niyetini ortaya koymakta. Bütün bunların pratiğinin devam etmesi, İran’daki gelecek seçimlerle birebir alakalı bir durum.

Nihayetinde, Tahran’ın dış politikada ılımlı bir tavır mı takınacağı yoksa radikal çıkışların yaşandığı günlere mi döneceği hususu, 18 Haziran’daki seçimlerde hangi ismin değil hangi siyasi geleneğin kazanacağına bağlı. İran’da esen seçim rüzgârın yönüne bakılırsa önümüzdeki 4 yılda İran siyasetine muhafazakârlar hükmedecek. Tüm bu değerlendirmeleri bir kenara bırakıp İran’ın siyasi geleneğini dikkate aldığımızda altı çizilmesi gereken esas nokta şu; kim seçilirse seçilsin, iktidar ve hâkim siyasi söylem, asıl olarak dini lider Ali Hameney’in tekelinde kalmaya devam edecek.