GÜNCEL
Giriş Tarihi : 19-02-2021 10:58   Güncelleme : 19-02-2021 10:58

Anayasa, demokratik devlet ve kurumsallık

25 ve 26’ncı dönem milletvekili Adnan Boynukara “Demokratik süreçlerin işlediği bir ülkede asıl olan iyi yöneticilerin varlığı değil devletin demokratik karakteri, tüm vatandaşların eşit haklara sahip olduğunun kabul edilmesi” diyor.

Anayasa, demokratik devlet ve kurumsallık

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “esasen Türkiye’de sorunların kaynağının 1960’tan beri hep darbeciler tarafından yapılan anayasalar olduğu açıktır” ifadesiyle gündeme gelen yeni anayasa tartışmalarında, içerikten önce, anayasanın en temel özelliği olan devletin ana karakteri konusunu konuşmak gerekir.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün konuya ilişkin açıklamada vurguladığı, “1921 Anayasası’nın ruhuyla” ifadesi de bu konuya işaret etmektedir. Çünkü bu konu, anayasanın yazımını, sonrasında yapılacak yasal düzenlemeleri ve uygulama süreçlerini etkileyen, hatta biçimlendiren bir meseledir.  


DÖNEMSEL ÖTEKİLEŞTİRME 

Cumhuriyet deneyimi, farklı gibi görünen siyasal anlayışların, ideolojilerin iktidar olduğu bir süreçtir. Yaşanan tüm deneyimlere rağmen, geri dönüp baktığımızda, kalkınma konusunda olumlu gelişmelerin ortaya çıkmasına karşılık, devletin ana karakterinin neden olduğu sorunların devam ettiği görülür.

Bu anlamda; egemen olan ana tutumu; iktidarda olan siyasal anlayışın kendi ‘karşıtları’ olarak konumlandırdığı toplumsal kesimleri ötekileştirdiği bir yönetim perspektifi olarak somutlaştırabiliriz. 


ADLARI FARKLI, UYGULAMALARI AYNI 

1921 Anayasası, olabildiğince kuşatıcı ve tüm toplumsal kesimlerin kendilerini eşit vatandaş hissedeceği bir anayasa olarak kabul edilir. Bu; Osmanlının yıkılış sürecinde ortaya çıkan ayrıştırıcı yapılara karşı, cumhuriyetin ortaya koyduğu birleştirici olma iddiasının yazılı metne dönüşmüş haliydi. Ama bu süreç çok uzun sürmedi.

Çünkü Osmanlının modernleşme süreciyle ortaya çıkan muhafazakâr eksen ve Batıcı/‘modernleşmeci’ eksen, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren sistem üzerinde belirleyici olmaya başladı. Siyasi yapılar farklı isimlere sahip olsalar da, tüm süreçler bu iki ana eksen tarafından biçimlendirildi. Bu iki ana eksenin temel özeliklerinden birisi de toplumsal yapı itibariyle çevreye itilmiş olan kesimleri politik söylemin ana unsuru olarak kullanmaları ve bu şekilde iktidara gelmeleridir.


İktidar sürecinde ise bu kesimler unutulurken yalnızca belli bir kısmı dönüştürülerek, uyum sağlamak koşuluyla merkeze taşınır. Ana kitle ise bir başka süreçte kullanılmak üzere terk edilir. Bu sürece toplumun da dahlini unutmamak gerekir.

Toplumun tüm kesimleri, hep birlikte “bizler, bize yapılanı başkalarına yapmanız için mi iktidar olmanıza destek olduk” sorusunun peşine takılırsa bu döngü bozulabilir. Ancak içine sokulduğumuz öfke sarmalı sağlıklı düşünmemizi sınırlıyor ve döngünün değirmenine su taşımaya devam ediyoruz. Bu nedenle de bahsettiğimiz siyasal eksenler aslında birbirini besliyor ve yeniden üretiyor.