Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk: 28 Şubat davası siyasi amaçlı bir darbe kurgusudur

Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, 28 Şubat davasına ilişkin yaptığı konuşmada, “28 Şubat davası, diğer kumpaslar gibi siyasi amaçlı bir ‘darbe’ kurgusudur. Davanın iddianamesini, Kozmik Oda'ya da girme işini organize eden Cemaat savcısı yazmıştır” dedi.

SİYASET - 28-02-2026 00:33

Emekli Tuğgeneral Haldun Solmaztürk, Yeniçağ’a verdiği röportajda 28 Şubat sürecine ilişkin sorduğumuz soruları yanıtladı.

MGK'nın kararlarının ne 1997'dekiler ne de 2004'tekiler, anlamsız ve sonuçsuz bir iki girişim dışında uygulanmadığını belirten Solmaztürk, “Bu arada 'irticayla' mücadele bir yana, ekmeğine yağ sürecek vahim bir kısmı aptalca hatalar yapıldı. 28 Şubat 'kararları' değil ama sonrası süreçte yapılan hataların istismarı hep bu kavganın merkezinde oldu. Tabir yerindeyse, 28 Şubat'ın üzerinde tepinip durdular" sözlerini sarf etti.


Solmaztürk, 28 Şubat davasının diğer kumpaslar gibi siyasi amaçlı bir ‘darbe’ kurgusu olduğunu, davanın iddianamesini, Kozmik Oda'ya da girme işini organize eden Cemaat savcısının yazdığını, davayı kurgulayanların ve kurgulanmasına yardımcı olanların ve tutuklama ve tutuklamaya devam kararı verenlerin arasında dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Albay’ın da olduğunu iddia etti.

Solmaztürk, sorduğumuz sorulara şu yanıtları verdi:

Soru 1: '28 Şubat' olarak anılan sürecin bugüne kadar ciddi olarak tartışıldığı ve anlaşıldığına inanıyor musunuz?

Solmaztürk: Kendisi de 28 Şubat davasında yargılanan ve hapis yatan ama sonunda beraat eden bir emekli asker Albay Alican Türk yazdığı belgesel kitaba '28 Şubat, Bitmeyen Sömürü' adını vermişti. Çok yerinde bir tanımlama ve niteleme. Bitmiyor, bitirmiyorlar. 28 Şubat’la özdeşleştirdikleri ‘darbe & türban’ odaklı ideolojik söylem üzerinden geliştirilen propaganda belli kesimlerde çok etkili oldu hala da öyle. Tartışılmasının gerçeklerin ortaya çıkmasına yol açıp propagandayı etkisiz kılacağını biliyorlar. Aslında bugün de demokrasiyi benimsemiş kesimler, medya ve demokrat fertler üzerindeki baskı ve sindirmenin başlangıcı geriye o günlere götürülebilir. '28 Şubat’ süreci Cumhuriyet tarihinde bir kırılma yaratmıştır. Bugün o kırılmanın yarattığı demokrasi-dışı ara rejimi yaşıyoruz ama bu rejimin kalıcı olarak neye ve nereye evrileceğini yaşayıp göreceğiz.

‘HİLAFET VE SALTANAT’ KAVGASINI ATATÜRK DÜŞMANLIĞIYLA ÖZDEŞLEŞTİRDİLER'
Soru 2: Bir siyasi kadronun Cumhuriyet'le ve laiklikle kavgalı olduğunu iddia edenler var, katılır mısınız?

Solmaztürk: Evet, katılırım. En baştan beri böyleydi. Atatürk’ün en yakın silah arkadaşlarına göre bile, “Saltanat ve hilâfet makamından başka nitelikte bir makam, yani Cumhuriyet ve demokrasi getirmeye çalışmak asla doğru olamazdı”. Ama tam da öyle oldu; önce Cumhuriyet ilan edildi sonra da Mart 1924’te Hilafet kaldırıldı. Cumhuriyet ve demokrasiyle olan o ‘davaları’ daha o zaman başladı ve hiç bitmedi. Dava dedikleri ‘Hilafet ve saltanat’ kavgasını Atatürk düşmanlığıyla özdeşleştirdiler ve Kudüs, Ayasofya, Vahdettin, Abdülhamit, cihat, şeriat, ümmet gibi kavramlarla sembolleştirdiler. Davanın bayraktarlığını Necip Fazıl üstlendi ve sıra dışı yeteneğini davanın emrine verdi.

1940’lardaki ‘Destan’ şiirinde Cumhuriyet’i, “Kubur faresi hayat, Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodrum!” diye betimliyordu. 1970’lerde artık "şuurlu’ bir gençlik” ortaya çıkmıştı. O gençlikten “Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını gediğine koymasını” bekliyordu.‘12 Mart’ ve ‘12 Eylül’ dönemlerinde, Türk siyasetinin sığ ve sorumsuz çekişmelerinde bekledikleri fırsat geldi. Erbakan 1994 yerel seçimleri sonrası artık “Adil düzen (Hilafet) kurulacak. Sorun; geçiş dönemi tatlı mı olacak kanlı mı olacak?” diye meydan okuyordu. Refah Partisi, Aralık 1995 seçimlerinden %21’le birinci çıktı. Refah-Yol (Erbakan-Çiller) hükümeti kuruldu ve kıl payı da olsa güven oyu aldı. Artık ‘dava taşını gediğine koyma’ vaktinin geldiğini düşünüyorlardı. ‘İçinde laiklik olmayan yeni bir anayasa’ yoluyla ‘başkanlık’ yani örtülü ‘saltanat ve hilafet’ sistemine geçilecekti.

‘28 Şubat’ ve cemaatle olan iktidar kavgası biraz geciktirdi ama sonunda büyük ölçüde o aşamaya ulaştıklarını kabul etmek zorundayız.

‘28 ŞUBAT NE DARBEDİR NE DE KURUMSAL REFLEKS’

Soru 3: '28 Şubat sürecinin bir 'post-modern' darbe olduğunu iddia edenler var, başkaları da TSK’nın o dönemdeki iç hizmet kanunu çerçevesinde geliştirdiği kurumsal bir refleks olduğunu savunuyor; ne dersiniz?

Solmaztürk: Ben ikisine de katılmıyorum, ne darbedir ne de kurumsal refleks. Hükümet Cumhurbaşkanına istifasını vermiş. Yeni hükümet kurulana kadar eski hükümet göreve devam etmiş. Ne yurt içinde ne de dışarıdaki etkinlik, karar ve eylemlerinde hiçbir baskı ya da kısıtlamaya uğramamış. Basının önünde görev devir teslimi yapılmış, yeni hükümet Meclis’te güven oyu almış ve göreve başlamış, yani her şey anayasada nasıl yazıyorsa öyle olmuş. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir devirde böylesine, yani ‘anayasal’ bir darbe olmaz. Kurumsal refleks konusuna gelince; Türk ordusu da içinden çıktığı ve içinde yaşadığı toplumun siyasi kültürünü yansıtır. Ordu, kurum olarak ne yazık ki ‘demokrasiyi’ içselleştirememiştir. 1924 yılında, Hilafetin kaldırılmasında bir kaç ay sonra tam da o sebeple Mustafa Kemal’e kazan kaldıran ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasını kuran ‘Saltanatçı ve hilafetçi’ paşaların hayaleti orduda yaşamıştır. 28 Şubat’taki refleks kurumsal değil, demokrasiyi gerçekten içselleştirmiş fertlerin ortak demokratik girişimidir ve sadece ordu mensuplarıyla da sınırlı değildir. Demokratik rejimi ve Cumhuriyeti koruma kaygısıyla hareket eden her kesimden ve kurumdan yurttaşlar Anayasa’nın sınırları içinde el ele vermişlerdir. O dönemin İç Hizmet Kanunu her ne kadar zaman zaman sanki darbe gerekçesi gibiymiş gibi tartışılsa da öyle değildir, yani hiçbir asker ‘Kanun böyle diyor hadi darbe yapalım’ demez, böyle bir şey olmaz, olmamıştır da.

Zaten, hem 1961 hem de bugün yürürlükte olan 1982 anayasaları Anayasayı kollama, koruma ve savunma görevini tüm yurttaşlara vermiş, onu ‘Hürriyete, adalete, fazilete aşık evlatlarının uyanık bekçiliğine tevdi ve emanet” etmiştir. Madde 35 de 2013 yılında tamamen değiştirilmiş ve başka bir çok kanun ve kural gibi içi boşaltılmıştır.

Soru 4: Şu Sincan’da yürütülen tanklar konusu da var, balans ayarı dedikleri; o konunun aslı nedir? Gerçekten balans ayarı mıydı?

Solmaztürk: Aslında, yaratılan ‘28 Şubat’ efsanesinin gerçekte ne olduğunu en iyi gösteren bu ‘Sincan’da yürüyen tanklar’ hikayesidir. İlgili kanun, hükümeti düşürmeye teşebbüs edenlerin ‘cebir ve şiddete başvurması’ ifadesini içerdiğinden davayı kurgulayanların bir ‘cebir’ eylemine mutlak ihtiyaçları vardı. Yoksa hükümeti ‘devirmenin’ doğal, anayasal bir hak olduğu ortadadır. İşte tanklar hikayesi orada devreye girdi ve her derde deva ilaç mı dersiniz, her kilidi açan maymuncuk mu öyle oldu.

O tanklar Etimesgut’taki Zırhlı Birlikler Okulu’ndan o zaman Akıncı bugün Mürtet olan hava üssüne sefer görevinin gerektirdiği eğitimi yapmak üzere intikal eden bir tank taburuydu. İntikal her sene yapılan, aylarca önceden planlı, önceden polis ve jandarmaya bildirilmiş, keşfi yapılmış, polisin güvenlik tedbirlerini aldığı bir motorlu intikal eğitimiydi. Bir başka yol vardı ama oradaki köprüde hasar ve onarım olduğundan Sincan’ın içinden geçmek zorunda kaldılar. Başka yol yoktu. Tabur Komutanı yarbay bu konuda mahkemede ifade verdi ama dikkate alınmadı. Çünkü başka bir cebir bulunamadı. Temyiz safhasında da Yargıtay’a kişisel olarak dilekçe verdi, “O tankların komutanı bendim, ifade vermek istiyorum” dedi ama dinleyen, çağıran olmadı. Olsa cebir ortadan kalkacak ceza verecek suç kalmayacaktı. Ama o yarbayı birileri mimledi. 2021 yılındaki ‘cübbeli amiral’ olayın arkasından patlayan ’amiraller’ skandalı vardı, hani bazı amirallerin ‘Montrö’ye dokunmayın, FETÖ belasından ders alın, başımıza aynı şeyler bir daha gelmesin’ dediği. O amirallerin içine bir de emekli general kattılar. Bildiriyle hiçbir ilgisi olmayan tek karacı. O da işte o tank tabur komutanıydı.

O sırada Türkiye Emekli Subaylar Derneğinin (TESUD) seçilmiş genel başkanıydı. Kendisi ve tüm yönetim kurulu görevden alındı ve yerlerine kayyum atandı. Hepsi beraat etti ama Cumhurbaşkanlığı peşlerini bırakmıyor, temyiz edilen dosya Yargıtay’da bekliyor. TESUD’u da beş yıldır kayyum yönetiyor yani. O tankların hikayesi de budur. Nasıl bir öfkeyse artık varın siz anlayın.

‘28 ŞUBAT DAVASI, KURGULANAN KUMPAS DAVALARINDAN BİRİ’
Soru 5: 28 Şubat davasının özü nedir?

Solmaztürk: 28 Şubat davası, Balyoz, Gölcük, Oda Tv, Ergenekon ve Hanefi Avcı davaları gibi, TSK’ne yönelik kurgulanan kumpas davalarından biri, uydurma bir davadır ama kamuoyuna farklı sunulmakta, farklı bir yere konulmaktadır.

Esasen, 31 Mart 1909 kalkışmasından 1930 Menemen kalkışmasına, Necip Fazıl’ın 1970’lerdeki Milli Türk Talebe Birliği konferanslarından bugünkü Necip Fazıl Ödüllerine uzanan, hep diri, canlı tutulan kinin, o kinin davacısı kadroların Cumhuriyet ve laiklikle hesaplaşma ve intikam davalarından sadece biridir. ‘28 Şubat’ ifadesi, 28 Şubat 1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının tarihinden gelir. İktidarda Refah-Yol hükümeti vardır; Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığındaki toplantıda alınan kararlara bakılırsa tamamen ‘meşru’ zeminde alınan o günün koşullarının gerektirdiği kararlar olduğu görülür. Cemaatler koalisyonunun, iktidardaki siyasi İslamcıların desteğiyle demokratik rejimi fiilen değiştirmelerine karşı alınacak tedbirler önerilmiştir.

Yani 28 Şubat’ın konusu ya da sorun ‘türban’ değil, giderek açıkça dayatılan rejim değişikliğidir. Zaten açıklıkla ‘Bir İslam cumhuriyeti kurmayı amaçlayan aşırı dinci gruplara karşı tedbirler’ denmiştir. Yasalar ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, Tevhid-i Tedrisat Kanununa aykırı uygulamalara göz yumulmamalı, tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar denetim altına alınmalı, “Millet kavramı yerine ümmet kavramını” öne çıkaranlar cesaretlendirilmemeli gibi...“TSK’ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için alınan tedbirler diğer kamu kurum ve kuruluşları, eğitim kurumları, bürokrasi ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalı” denmiştir ki bu boş, zeminsiz bir uyarı değildi.

‘28 ŞUBAT’TA HÜKÜMETE “DİĞER DEVLET KURUMLARINDA DA BÜROKRASİDE, YARGIDA TEDBİR ALIN” DENDİ’
Fethullah Gülen Cemaati’nin orduya sızmasıyla ilgili ilk tespitler 1981-82’deydi. 1986-87’de tekrar kitle halinde sızma tespit edildi, soruşturma başlatıldı, işlemler yapıldı, bunlar raporlandı. Yani ordu, Cemaat’in sivilleri de içeren bir hiyerarşi içinde ‘paralel emir-komuta sistemi’ kurduğunu, bir askeri darbe için uzun vadeli hazırlık içinde olduğunu biliyordu, eksik de olsa tedbirler alıyordu. 28 Şubat’ta Hükümete “Diğer devlet kurumlarında da bürokraside, yargıda tedbir alın” dendi. Yani 28 Şubat tavsiyelerinin özünde, öncelikle ‘Cemaat’ tehdidi vardı çünkü en güçlü örgüt onlarınkiydi, en güçlü siyasi destek onlaraydı. Genelkurmay Başkanı Karadayı, o zamanlar, “Bu olaylar küçümsenerek tedbir almakta geç kalınmamalıdır. PKK hareketi de 1984 yılında yeni başladığında küçük görüldü, bugünlere gelindi” diyordu MGK kararları bir kaç gün sonra Erbakan’ın imzasıyla ‘hükümet direktifi’ olarak yayımlandı. Sonra ne oldu derseniz, dönemin adalet bakanlarından Şevket Kazan’a göre “Hükümet olarak Kuran kursları konusunda yapılan uyarı dışında hiçbir uygulama yapılmadı” ama ‘laik-demokrat’ kadrolar üzerindeki siyasi, sosyal ve idari baskılar giderek artmaya başladı. Bu olanlardan en çok Cemaat faydalandı. “Ne istediler de vermedik” dönemi başladı.

Esasen aynı kararlar 7 yıl sonra Haziran ve Ağustos 2004 tarihlerindeki MGK toplantılarında da Cemaat ve oluşturduğu tehdit açıkça vurgulanarak tekrar alınmıştır. Askerler, “Durum iyi değil… Bir icra planı yapılsın, bu iş (Cemaat) takip edilsin” derlerken aynı siyasi kadro Cemaat’i aynı menzile giden farklı yollardan biri gördüğü için 1997’de olduğu gibi yine kulağının üzerine yatmış ve göz göre göre darbe sürecine gidilmiştir. Dönemin Başbakanının başdanışmanının “2004’teki MGK kararı hükümet tarafından yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir işlem yapılmamıştır” açıklaması bilinir.

‘ERBAKAN’IN DARBE İDDİASINI DESTEKLEMEYECEĞİNİ BİLİYORLARDI’
Başbakanlık Müsteşarı da “Gülen cemaatine ilişkin 2004’teki toplantı tutanağı Bakanlar Kurulu gündemine dahi alınmadan dosyasına kaldırıldı” diyordu. O zamanki Genelkurmay başkanı da “Bizim görevimiz söylemekti. Yapıp yapmamak hükümetin takdiri" diyerek kenara çekilince önleri açıldı, kumpas davalarını başlattılar. Ama 28 Şubat davası 2011 yılında, Erbakan'ın ölümünden ve 28 Şubat 1997 MGK toplantısından 14 yıl sonra açılmıştır. Çünkü Erbakan’ın böyle bir ‘darbe’ iddiasını desteklemeyeceğini biliyorlardı. Esasen Çiller dahil 54. Hükûmet'in hiçbir üyesi sanıklardan şikâyetçi olmamıştır. Dava, çoğu tutuklu 103 sanıkla başlatılmıştır. 2018’de Ağır Ceza Mahkemesi 21 sanığı ‘Hükümeti cebren iskat’ suçundan’ müebbet hapse mahkum etmiş, diğerleri ya zaman aşımından davaları düşmüş ya da beraat etmişlerdir. İstinaf Mahkemesi ve Yargıtay aşamalarında bütün hukuksuzluklar, usulsüzlükler, sahte belgelerle hazırlanmış iddianameler göz ardı edilmiş, 14 sanığın mahkumiyet kararları onanmıştır. On dört sanıktan biri, Orgeneral Vural Avar, 85 yaşında cezaevinde hayatını kaybetmiştir. Zaman aşımı kaldırılan ya da ‘darbeye yardımdan’ yargılanan sanıkların yargılanmalarına tekrardan başlanmış, bir kısmı daha bu süreçte hayatını kaybetmiş, sağ olanlar 2025 yılında ’18 yıl hapisle’ cezalandırılmışlardır. Temyiz süreçleri, 29 yıl sonra, halen sürmektedir.

Soru 6: 28 Şubat’a nasıl gelindi?

Solmaztürk: PKK, 1984’teki Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla, büyük yıkım ve kayıplara yol açacak ‘terör’ sürecini başlattığında Cemaat’in devletin ‘kılcal damarlarına’ sızma süreci çoktan başlamıştı. 1993 Sultantop karakolu baskını kanlı bir mücadelenin dönüm noktası oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri 1994 baharından itibaren kararlı bir stratejiyle PKK’nın üzerine gitmeye başladı. O yıl yerel idareler demokrasiyi sadece ‘menzile götürecek bir tramvay’ olarak görenlerin eline geçti. Nihayet 1996’da iktidara geldiler ve ‘asker’ PKK’yla meşgulken ‘vakit bu vakit’ deyip tramvaydan inmeye karar verdiler. Anayasa’ya göre “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma amacıyla dini veya din duygularını istismar edemez”

Erbakan’ın 11 Ocak 1997'de başbakanlık konutunda tarikat şeyhlerine verdiği iftar yemeği bu anlamda bir ilkti. Endişeler artınca Erbakan “Türkiye’nin rejim meselesi yoktur” diye bir açıklama yaptı ama Cumhurbaşkanı Demirel’den, “Rejim endişelerini dile getiren” bir mektup aldı. İki gün sonra, 28 Şubat 1997 Milli Güvenlik Kurulu toplantısı vardı 8 saat 45 dakika sürdü. 28 Şubat MGK toplantısına giden süreçte Sincan’da 30 Ocak 1997 günü düzenlenen ‘Kudüs Gecesi’ kritik önemdedir. Refah Parti'li Belediye Başkanının düzenlediği geceye katılan İran'ın Ankara Büyükelçisinin laiklik karşıtı ve Türkiye’ye ‘Şeriat’ rejimi öneren konuşması sahnede sergilenen gösterilerle desteklenmişti. İran büyükelçisine göre, “Türkiye’de herkes şeriatçıydı” Sincan Belediye Başkanı da “Laiklere zorla şeriat enjekte edecekti”

Her şey bir yana, Erbakan-Çiller hükümeti ‘cebren iskat’ edilmemiş, 18 Haziran 1997 tarihinde istifa etmiştir. Başbakan Erbakan Cumhurbaşkanına istifasını sunmuş, hatta desteği için de teşekkür etmiştir. Hükümetin istifası ayni gün Resmi Gazetede yayınlanmış, Cumhurbaşkanı, “Yeni Hükümet Kuruluncaya kadar Bakanlar Kurulunun göreve devam etmesini istemiştir. Onlar da 30 Haziran’a yani yeni hükümet kuruluncaya kadar 12 gün daha görevlerini sürdürdüler. Mesut Yılmaz’ın ANASOL-D Hükümeti (Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti, Demokrat Türkiye Partisi) 30 Haziran’da göreve başladı ve Meclis’ten güven oyu aldı. Yani ortada ‘cebren ıskat edilmiş, vazife görmekten men edilmiş’ bir hükümet yoktur. Aksine Başbakan Yardımcısı ve Dişişleri Bakanı Tansu Çiller, hükümeti temsilen 26 Haziran’da Amsterdam’daki Avrupa Birliği toplantısına katılmış, İstanbul’da 15 Haziran 1997 günü Devlet ve Hükûmet başkanlarıyla, Demirel’in ev sahipliğinde ilk D8 toplantısı yapılmıştır. Bunlar olurken TBMM açıktır, siyasi partilerin faaliyetine hiçbir kısıtlama getirilmemiş, sıkıyönetim ilan edilmemiş, TSK tarafından hiçbir kuruma müdahalede bulunulmamış, kimsenin özgürlüğüne sınırlama getirilmemiştir. Sözde, hükümeti ‘cebren iskat’ eden askerlerin yaşamları, görev ve sorumluluklarında hiçbir değişiklik yoktur; rutin görevlerini sürdürmüşlerdir. Atama sırası gelenler Ağustos 1997 tayinleriyle başka görevlere gitmiş ya da kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmişlerdir.

Sözde ‘ıskat edilen’ hükümet (Erbakan, Çiller, Yazıcıoğlu, üçü) 21 Haziran günü TBMM’nde 55 dakikalık basın toplantısı yapmış, sorulara cevap vermişlerdir. Toplantı TRT’den canlı olarak yayınlanmıştır. O toplantıda Erbakan 54. Hükümetin istifa gerekçesini ‘koalisyon protokolü’ olarak tekrarlamış, Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Mesut Yılmaz’ın hükümeti kurmakla görevlendirilmesinin “Demokratik teamüllere uymadığını” dile getirmiştir.

‘28 ŞUBAT DAVASI SİYASİ AMAÇLI BİR DARBE KURGUSUDUR’
Yani, 28 Şubat davası, diğer kumpaslar gibi siyasi amaçlı bir ‘darbe’ kurgusudur. Davanın iddianamesini, Kozmik Oda'ya da girme işini organize eden Cemaat savcısı yazmıştır. Davayı kurgulayanlar, kurgulanmasına yardımcı olanlar, tutuklama ve tutuklamaya devam kararı verenler ki aralarında dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri albay da vardır, 17-25 Aralık 2013 sonrası süreçlerde ve 15 Temmuz sonrası meslekten ihraç edilip hüküm giymiş olmalarına rağmen, kurguladıkları dava mahkumiyetle sonuçlanmıştır, siyaseten sömürüsü de sürmektedir.

‘İDDİANAME DİĞER KUMPAS DAVALARI GİBİ İÇİNDEN ÇIKILAMAZ BİR HALE GETİRİLMİŞTİR’
Soru 7: Pek iyi o zaman nasıl hüküm kurulabildi?

Solmaztürk: Yargılamada esas olan, mahkemenin, tanık ve kanıtlara dayalı olarak ‘suçun subutuna’ ilişkin vicdani kanaate ulaşmasıdır. 28 Şubat davasındaki kanıtların tamamının sahte ve/veya tahrif edilmiş oldukları açıkça ispatlanmıştır. Aleyhte bir iki tanığın beyanları iddia edilen suça ilişkin değildir. Aksine iddia edilen suça ilişkin lehte tanıklar vardır ama dikkate alınmamışlar; lehte kanıtlar da görmezden gelinmiştir. İddianame, diğer kumpas davaları gibi içinden çıkılmaz bir hale getirilmiştir; 1309 sayfa iddianame, iddianameye bağlı 355 klasör, toplam 215 bin sayfalık bir soruşturma dosyası. Soruşturmada toplanan belgelerden sanıkların lehine olanların bir kısmı iddianame içerisinde gizlenmiş, gözden saklanmış, bir kısmı savcılık makamına ve mahkemeye gönderilmemiş, bir kısmı da özellikle imha edilmiştir.

‘SANIKLAR 14 AY BOYUNCA NEYLE SUÇLANDIKLARINI BİLE ÖĞRENEMEMİŞLER’
Soruşturma süresince, 14 ay boyunca dosya üzerindeki gizlilik kararı nedeniyle sanıklar neyle suçlandıklarını bile öğrenememişler ama Türkiye sathında bugün de süregiden bir kin ve nefret seferberliği sürmüştür. Savcılar sorguya çağırdığı bazı kişileri sanıklar aleyhinde ifade vermeleri için korkutarak, psikolojik baskı kurarak ‘etkin pişman’ itirafçılar üzerinden iddianame oluşturmaya çabalamışlardır. Sahte delillerden üçüne 28 Şubat davasının gerekçeli kararında ‘suçun sübutuna ilişkin kanaatin oluşmasına esas alınan deliller' olarak yüzlerce defa atıfta bulunulmuştur. İmzasız bir belgenin Genel Kurmay Başkanlığı’nca onaylandığı izlenimi verilerek eski Savcı Mustafa Bilgili tarafından yalan beyanda bulunulmuştur. Mahkemeye kanıt olarak sunulan sözde belgelerin ıslak imzalı asılları ya da onaylı suretleri yoktur. 2002’de uygulamasına geçilen evrak güvenlik numaraları 1997 tarihli belgelerin sahte olduğunu açıkça göstermiştir. Bir başka sahte üretilmiş belge ıslak imzasız olarak sadece taranarak dosyaya konmuş, ‘hükümeti cebren iskata ve vazife görmekten men etme suçunu işledikleri” gerekçesiyle kitlesel tutuklamalara gerekçe yapılmıştır. Sözde ‘en önemli delil’ olarak, ‘Suçun sübutuna ilişkin kanaatin oluşmasında esas alınan’ bir başka belgenin “Belge aslı emanetin filanca sırasında kayda alınmıştır” ibaresine rağmen imzaların fotokopi ile montajlandığı ve ‘aslının olmadığı’ kanıtlanmıştır. Hakkında özel bir algı yaratılan Batı Çalışma Grubu, 10 Nisan 1997’de 28 Şubat’tan bir buçuk ay sonra hükümetin direktifiyle, "Yurt çapında, irticai faaliyetleri ilgililere ve yetkililere uygun ve yasal platformda iletmek” üzere kurulmuştur. Bakanlıklar dahil Kamu Kurum ve Kuruluşlarına buradan gönderilen evrakların içerisinde talimat niteliğinde hiçbir belge bulunmamaktadır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Merhum Erbakan’a niçin istifa ettiğini, kendisini istifaya zorlayanın bulunup bulunmadığını sorduğunda, hiç kimsenin kendisini istifaya zorlamadığını, ülkede sıkıntı olduğunu, bu nedenle istifa ettiğini beyan etmiştir. Bu beyan, tanık olan eski hükümet üyeleri tarafından da teyit edilmiştir. Demirel, ayrıca; "28 Şubat'ın bir darbe olmadığını, o dönemdeki tüm faaliyetlerin Anayasa ve yasalar çerçevesinde yürütüldüğünü ve tüm sorumluluğun kendisine ait olduğunu" ifade etmiştir. Islak imza taşımayan belgeler, sahteliklerini gizlemek üzere bilgisayarda taranarak bir CD’ye kaydedilmişlerdir. Kritik bir önemi olan söz konusu CD’ye, içeriğindeki sahte belgelerin gerçek olduğu sanısını yaratmak için gerçek belgeler de kaydedilmiştir. Tipik bir Cemaat uygulamasıdır ki CD’nin 2007’de çok sonraları Genelkurmay’dan sorumlu personel tarafından çıkarıldığı ancak kime teslim edildiğinin tespit edilemediği’ anlaşılmıştır.

‘28 ŞUBAT DAVASINDAKİ DELİLLER ERGENEKON VE BALYOZ DAVALARI İÇİN ÜRETİLENLERLE AYNI ZAMAN DİLİMİNDE ÜRETİLMİŞTİR’
Yani 28 Şubat davasındaki sahte deliller de, Ergenekon ve Balyoz davaları için üretilenlerle aynı zaman diliminde, aynı ‘kadro’ tarafından üretilmişlerdir. Yine de mahkeme, “Güvenilir olmadığından delil niteliğinin bulunmadığı” uzman mütalaasını ve kendi tayin ettiği ODTÜ Bilirkişi Heyeti raporunu gözardı etmiş ama Kumpas davalarının bilirkişi heyeti olan firari FETÖ üyelerinin raporunu gerekçeli kararında esas almıştır. O dönemdeki Bakanlar Kurulu toplantı tutanakları, Erbakan imzalı ‘Hükûmet Direktifi’, bakanlıkların Genelgeleri, MİT ve Emniyet'in irticai tehdide ilişkin raporları, Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu kararları ve faaliyet raporları da yok sayılmıştır. Soruşturma süresince tutukluluğa yapılan tüm itirazlar, somut ve gerekçeli karar olmaksızın soyut ifadelerle dilekçelerin savcılık kalemine tesliminden 15 dakika sonra SMS ile reddedilmiş, bazı askerler tutukluyken hayatlarını kaybetmişlerdir. Yani diğer kumpas davalarında ve bugünlerde gündemde olan davalarda neler yaşanıyorsa aynıları 28 Şubat dava sürecinde de yaşanmıştır.

‘28 ŞUBAT’IN ÜZERİNDE TEPİNİP DURDULAR’
SORU 8: ARTIK MENZİLE GİDEN YOL AÇIK MI?

Solmaztürk: Başbakan Erdoğan, 14 Aralık 2010 genelgesiyle daha önce ‘irticayla mücadele’ için yapılan tüm düzenlemeleri (Bakanlar Kurulu kararları, genelge, eylem planı, talimat, direktif) ve ‘her türlü işlemi’ hukuki sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırdı. Aynı yıl Milli Güvenlik Siyaset Belgesi de güncellendi ve ‘İrtica’ tehdit olmaktan çıkarıldı. Necip Fazıl’ın misyonunu sürdürenler, onun manevi ve siyasi mirasına, Büyük Doğu davasına sahip çıkanlar artık önlerinin açık olduğunu düşünüyorlar. Hedefledikleri menzile varıp varamayacakları demokrasiye inanan, ‘Hürriyete, adalete, fazilete aşık Türk evlatlarının uyanık bekçiliğine, Anayasa’ya ne kadar ve nasıl sahip çıkabileceklerine, iradelerine bağlı… MGK’nın ‘tavsiye’ kararları, ne 1997’dekiler ne de 2004’tekiler, anlamsız ve sonuçsuz bir iki girişim dışında uygulanmadı. Bu arada ‘irticayla’ mücadele bir yana, ekmeğine yağ sürecek vahim bir kısmı aptalca hatalar yapıldı. 28 Şubat ‘kararları’ değil ama sonrası süreçte yapılan hataların istismarı hep bu kavganın merkezinde oldu. Tabir yerindeyse, 28 Şubat’ın üzerinde tepinip durdular. İktidardaki siyasi kadro menzile yürüme konusunda kesin kararlı ve artık gözlerini karatmış durumdalar. Daha 2019’daki Din Şûrası’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan, “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz” demişti.

Şura kararlarının Diyanet İşleri Başkanlığı’nca oluşturulacak bir heyetle “Tüm devlet kurumlarına da örnek olacak” şekilde takip edilmesini istedi. Emekli asker bir başdanışmanı, kısa bir süre sonra Diyanet İşleri Başkanı ile 61 İslam ülkesini kapsayan İslam Ülkeleri Birliği Konfederasyonu Anayasası’nı kamuoyuyla paylaşmıştı.

O Anayasa, ‘Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetlerinin belirlediği ümmet anlayışı doğrultusunda’ hazırlanmıştı; ‘Devletler Birliğinin resmi dili Arapça, başkenti İstanbul/Türkiye’ idi. "Egemenlik Şeriatındır. Şer’i hükümler dışında egemenlik ihdas edilemez. Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, şer-i hükümlere, ülkenin ve ümmetin bölünmez bütünlüğüne, İslâm devleti ilkelerine, aykırı olamaz” diyorlardı. 2017 Anayasa referandumu fiilen ‘saltanatı’ geri getirdi.

Yürütmenin başı olan partili Cumhurbaşkanı’nın “Benden başka bir şey beklemeyin. Bir Müslüman olarak naslar (Şeriat) neyi gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” ifadesi malumun şer’i düzenin ilanıdır. Tek başına bu beyan dahi açıkça Anayasaya meydan okumaktır.

Bugün, Silivri özgün misyonuna hizmet etmeye devam ediyor; artık başka misafirleri var ‘Bitmeyen Sömürü’ 28 Şubat’ı ne unutuyor ne de unutturuyorlar. Sırada “Yeni ve dindar, içinde laiklik ilkesi olmayan” bir anayasa var. Bunun için de ‘kurucu önderin’ ocağına düştüler ama onun da ağır bir bedeli var.

28 Şubat’tan tam 70 yıl önce, “Bu imkan ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir” diyordu ya, tam olarak oradayız. Ama “Bu ahval ve şerait içinde dahi” vazifemiz bellidir.

EMEKLİ TUĞGENERAL HALDUN SOLMAZTÜRK KİMDİR?
1955 yılında İstanbul’da doğmuştur. Kara Harp Okulu'ndan 1975 yılında ‘piyade’ subayı olarak mezun olmuş, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde 30 yıl hizmetten sonra 2005 yılında emekli olmuştur.Uluslararası ilişkiler, politik-askeri stratejik planlama, milli güvenlik siyaseti geliştirme alanlarında; NATO ve/veya Birleşmiş Milletler çerçevesinde icra edilen Körfez Savaşı, Irak Savaşı, Bosna Hersek, Makedonya, Arnavutluk, Kosova, El Halil (Filistin), Afganistan gibi milli, çok uluslu ve koalisyon stratejik operasyonlarına ilişkin olarak siyaset belirleme ve harekât planlamasında deneyim sahibidir. Somali, Hırvatistan ve Bosna Hersek’teki operasyonlara fiilen katılmıştır. Kıbrıs’ta iki ayrı dönem halinde toplam dört yıl, NATO uluslararası karargâhlarında da toplam dört yıl görev yapmıştır.Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), silahsızlanma, silahların kontrolü, güven artırıcı önlemler ve kitle imha silahlarının yayılmasıyla ilgili etkinliklerde, özellikle bölgesel silahların kontrolü, doğrulama ve uygulamaya yardım merkezi (Racviac/Zagrep), çok uluslu Güneydoğu Avrupa Tugayı (Seebrig)’nın kuruluşu ve çeşitli Balkan ülkelerindeki Barış İçin Ortaklık (PFP) etkinliklerinde görev almıştır. Yayılmaya Karşı Güvenlik Girişimi (PSI) konsept geliştirme ve PSI çerçevesinde uluslararası işbirliğine yönelik planlama çalışmalarında rol almıştır. Gerek şehir gerekse kırsaldaki terörle mücadelede geniş operasyonel deneyimi vardır.Avrupa’da (Rusya Federasyonu dâhil) ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki çeşitli toplantı, konferans ve benzeri etkinliklerde, Türkiye Cumhuriyeti/Genelkurmay Başkanlığı askeri veya diplomatik heyetleri veya NATO heyetlerinde üye olarak yer almış ve/veya başkanlık etmiş, çeşitli kurum ve kuruluşlarda politik-askeri strateji, stratejik planlama, uluslararası kuruluşlar, kriz yönetimi, çok uluslu operasyonlar, silahsızlanma ve yayılma konularında konferanslar vermiştir.Orta Asya ülkelerindeki yüksek öğretim kurumlarında; başta akademik kalitenin artırılması, strateji geliştirme, eğitim ve öğretim planlaması, öğretim üyesi istihdamı, uluslararası akademik işbirliği olmak üzere, deneyim sahibidir.

Günün Diğer Haberleri